EDİTÖRDEN
Hilde

Hilde

Belçika’da doğdunuz. Küçük yaşlarda piyano ve keman dersi almaya başladınız ama sizin ilginiz perküsyon üzerineydi ve daha sonra onun peşinden gittiniz. Hatta yolunuz Fransa’ya düştü ve orada da bu anlamda dersler aldınız. Bu süreci dinleyebilir miyiz sizden. Nasıl bir yoldu çıktığınız?

Bir gün Faslı bir kızla tanıştım, o bana nasıl perküsyon çaldığını gösterdi. Darbuka ritimlerini çöp kutusunda çalıyordu, çünkü enstrümanımız yoktu. Büyük bir heyecanla dinledim ve öğrenmeye karar verdim. Belçika’da o dönemde pek perküsyon dersi yoktu, müzik okulunda klasik perküsyon ve bateri dersleri vardı ama darbuka bizde hiç kullanılmıyordu, onun hocası bile yoktu.

Belçika çok küçük bir ülke, bir şey aradığında hemen sınırdan geçiyorsun. Böylece Fransa’da Habib Yammine’i buldum ve ondan darbuka dersi almaya başladım. Ortadoğu ritimleri öğrenmeye başladım. Sonradan Türk karışık ritimleri dikkatimi çekmeye başladı. Ritimleri daha iyi anlamak için de türkü söylemeye başladım.

Daha sonra Türk müziğine yoğunlaştınız ki müziğimiz sizi nasıl heyecanlandırdı, nasıl keşfettiniz, neler ilginizi çekti. Daha fazla yakından tanımak ve tamamen kendinizi müziğe adamak için nasıl çalışmalarda bulundunuz? Bu arada Türkçe’yi nasıl öğrendiniz?

Hem ritim çalmak hem söylemek çok hoşuma gitti; devamlı farklı şarkıcılardan türkü albümleri dinlemeye ve böylece öğrenmeye başladım. İstanbul’da ders aldım, Melih Duygulu ilk hocamdı, ondan sonra da Serpil Kılıç’la çalıştım. Belçika’da farklı Belçikalı ve Türk kökenli müzisyenlerle çalışmaya başladım, küçük performanslar yapmaya başladım, farklı formasyonlarda. Okan Murat Öztürk’le tanıştım, ondan Türk müziği üzerinde çok şey öğrendim ve beraber Avrupa’da ikili olarak bir konser turnesi gerçekleştirdik. Perküsyon adına ritim konusunda da Fahrettin Yarkın ve Mısırlı Ahmet’ten yeni şeyler öğrendim.

Türkçe’yi ilk önce türkülerden öğrendim, bazen komik şeyler çıkıyordu, o yüzden sonra daha ciddi çalışmaya karar verdim. Daha sonra sık sık Türkiye’ye gitmeye başladım ve kitaplarla Türk diline çalıştım.

 

Yıllardır çeşitli gruplara vokal ve perküsyonla eşlik ettiniz. Beraberinde sokak tiyatro grubu kurdunuz, çocuk oyunları gerçekleştirdiniz, radyo programları yaptınız. Tüm bu çalışmalar size neler kattı; dinleyicilerle, izleyicilerle buluşmak, sanatınızı kendileri ile buluşturmak neler bıraktı içinizde?

Çok duygusal ve hassas bir insanım. Hayat bana bazen çok zor geliyor çünkü her küçük şey beni çok etkileyebiliyor. Ve beni en mutlu eden şey sahnede içimdeki duyguları en saf şeklinde ifade etmek ve paylaşmak. Farklı şekillerde çalıştım, karşıma çıkan insanlarla farklı projeler yaptım ama her zaman yeni şeyler yapmaya çalıştım, tekrarlama yok. Tiyatro projelerinden çok keyif aldım, insanları güldürmek, ağlatmak, düşündürmek, çok zevkli. Çocuk oyunlarının dinleyicileri en güzel ve en saf izleyiciler, çocuklara çalmak çok hoşuma gidiyor. Radyo çalışmalarım için hep Türk müzik dünyasını takip etmeye çalışıyorum, böylece yeni çıkan albümleri izliyorum ve devamlı öğreniyorum. Güzel şeyler bulursam etkileniyorum tabii.

“Sudan Sebepler”e gelelim ki Ege’de bir kasabada ülkemizin iki önemli ismi ile karşılaşıyorsunuz: Engin Arslan ve İlkin Deniz. Öncelikle nasıl bir tanışma oluyor, sonrasında bu nasıl bir dostluğa, sonrasında bir albüme dönüşüyor?

İlkin Deniz Türkiye’de yazlık komşumdu ve yazın beraber küçük duo konserler yapmaya başladık. Engin Arslan’ı ise uzun zamandır tanıyordum ve bir yaz misafir olarak konserimize lavta ve yaylı tanbur ile katıldı. Çok hoşumuza gitti, enstrümanlar güzel uyuyordu, trio olduk. Sound bize “yeni” geldi. Geleneksel bir Türk halk müziği soundu değil, bağlama mesala kullanmıyoruz, ve bu bize heyecan veren bir şey idi. İlkin’in caz geçmişi var ama türkü çalmak onun da hoşuna gidiyor. Benim yabancı olarak Avrupa batı klasik müzik geçmişim var, ama uzun zamandır türkü ve perküsyon çalışıyorum ve çalmaya çalışıyorum. Engin’in Türk halk müziği geçmişi var ama bizle Türkiye’de en çok kullanılan enstrümanları kullanmıyor, trioyla lavta ve yaylı tanbur çalıyor. Gayet doğal başladı, çok hazırlık yapmadan başladı, ama çok içten geldi, o yüzden albüm yapmaya karar verdik, ve Z Kalan bize güzel bir albüm platformu verdi.

 

 

Albümde yer alan ezgiler “su” teması etrafında birleşiyor. bizleri kendi bestelerinizden anonim türkülere bir yolculuğa çıkartıyorsunuz. Bu konsept fikri nasıl gelişiyor, repertuar seçimi nasıl oluyor albümün. Ve bir de ölüm yolculuğuna çıkan onbinlerce sığınmacıya adanıyor albüm, böyle de güzel bir ithaf oluyor bu şarkılar, türküler.

Yazın çaldığımız repertuarda tesadüfen farklı “su türküleri” vardı, daha doğrusu su bir şekilde bu türkülerden geçiyordu; deniz olarak ya da dere, ya da yağmur, veya gözyaşları olarak. Su da gezegenimizin özelliği, ve hayatımızın başlangıcıdır, o yüzden suyu tema olarak kullanalım dedik. Aynı zaman farklı yörelerden türküler olsun istedik, ve kendi bestelerimizi de koyalım diye düşündük. En sonunda albüm hayatımız gibi bir yolculuk oldu, kayıkla yolculuğu, denizden deryalıklarla beraber, bazen güneşli bazen yağmurla, bazen keyifli bazen gözyaşlarında.

Ve Türk kayıkçı bizi götürüyor. “Fış fış Kayıkçı” çocuk şarkısı olarak albümde birkaç versiyonuyla karşımıza çıkıyor, hepimizin çocukluğu var. “Row the Boat” albümün kapanış parçası olarak insanların farklı ülkelerde birbirlerine benzediğini gösteriyor;  çünkü A.B.D.’deki insanlar bu şarkıda bebekler ile aynı Türkiye’deki gibi oyunlar oynuyorlar ve türküde de bir kayıkçı geçiyor.

Albüm çalışmalar sırasında Ege ve Akdeniz’den o korkunç ölüm haberleri geldi. Albümümüzü sığınmacılara ithaf etmek o yüzden nerdeyse ‘normal’ geldi. Böylece hayatın başlangıcı ve ölüm suda birleşti ve yolculuk sona erdi.

Çalışmalarınıza Ghent’te devam ediyorsunuz öyle değil mi ve takviminizden de görebildiğimiz kadarı ile bir hayli yoğun geçiyor orada programlarınız; bu sene içinde İlkin Deniz, Engin Arslan, Mercan Erzincan, Barış Köygülü gibi birçok önemli müzisyenle sahneler gerçekleştirdiniz. Önümüzdeki günlerde nasıl bir takvim bekliyor sizi. Bu projeyi Türkiye’de bir sahne dinleme şansımız olacak mı?

Bu albümün Mayıs – Haziran ya da Eylül 2017 sonunda Avrupa’da bir CD tanıtım turnesi hazırlıyoruz. Umarım seneye de Türkiye’de birkaç tane konser yapabileceğiz,  ve yurtdışında festivallara katılabileceğiz. Bunun dışında şu anda bir piyano projesi yapıyorum “Turkey Tweets” adında. İnsanların evinde, oda konseri olarak, türkülerin düzenlemeleri ve kendi bestelerimi çalıyorum. Çocuklar için müzikal oyunu “Tulp Vertelt” Belçikalı okullarda ve kültür merkezlerinde kanun sanatçısı Osama Abulrasol ile beraber devam ediyor. “April & June” adında bir singersongwriter (şarkıcı-besteci) kollektivi ile düzenli olarak küçük konserler veriyoruz. Sahne projelerimin  dereye, balıklar ve dışında da okullarda darbuka dersleriyle devam, oryantal perküsyon workshoplarla devam, radyo işlerimle devam.

 

Türkiye’den de dinleyicileriniz vardı ve eminim bu yeni albümle önümüzdeki günlerde daha da artacak. Nasıl dönüşler geldi bu albüme şu ana kadar?

Türkiye’de iki tane CD tanıtım konseri yaptık, Ayvalık’ta ve Güre’de ve katılanlardan genellikle güzel dönüşler geldi.  Buraya kadar benim en hoşuma giden konser sonrası kritik şudur: Ruhumuz temizlendi. Bir okul müdürü CD’yi okulda kullanmaya karar verdi; hem çocuklara, hem öğretmenlere. Bunlar beni çok mutlu eden şeyler.

Yeniden müzik kurslarına dönelim bir daha. Bir dönem sizin geçtiğiniz yollardan şimdi başkaları geçiyor ve her düzeyde oryantal perküsyon workshopları gerçekleştiriyorsunuz. Orada nasıl bir ilgi, nasıl bir katılım var, nasıl bir atmosferde geçiyor kurslar, ne kadar sürüyor?

Her haftada oturduğum şehir Gent’te De Centrale Kültür Merkezi’nde darbuka dersleri veriyorum, hem çocuklara, (en küçükler dört yaşında), hem yetişkinlere. Beş tane grup var, her grubun bir saatlik dersi var. Ayrıca ayda bir kendim üç saatlik workshoplarımı düzenliyorum. Çok ilgi var, kurslar relaks bir ortamda geçiyor. Hem müzikal anlamda hem sosyal anlamda  gruplarda bazen güzel şeyler oluşturuyor.

Müzikte peki istemenin sonu var mı? Siz daha ötelere götürmek istiyor musunuz çalışmalarınızı, bundan sonrası adına hedefleriniz nedir, çalışmalarınız ne yönde devam edecek?

Müzik hiç bitmiyor, o kadar çok dinleyecek ve öğrenecek şey var ki… Ben kendimi daha doğru bir şekilde ifade etmeye çalışmak istiyorum, hem şan için hem perküsyon ve piyano için. İfadem ve yorumum çok daha derin olabilir, o yüzden teknik ve müzikal planda çalışmam lazım. Aynı zamanda düzenleme ve beste yapmaya devam ediyorum, bu çalışma bana büyük bir keyif veriyor. Kendi müziğini canlandırmak acayip heyecan veren bir şey. Sanki kendi bedenin bir parçası ses oluyor, öyle bir his.

 

 

Gerek dünyada gerek Türkiye’de çalışmayı istediğiniz, bir projede yan yana gelmek istediğiniz müzisyenler var mı, yine kimler sizi müziği ile etkiliyor, kimleri dinliyorsunuz, takip ediyorsunuz?

Ne mutlu ki çok sevdiğim müzisyenlerle çalışabildim, Okan Murat Öztürk var, Brenna MacCrimmon ve Sumru Ağıryürüyen var, İlkin Deniz ve Engin Arslan var, onlarla çalışmak çok güzeldi ve hala öyle. Her türlü müziği dinliyorum, ama genellikle en çok açık bakışlı müzisyenleri seviyorum, yaratıcılığa açık, çünkü en önemli şey yeni müzikleri yapmak ve başka sanatçılarla bir müzikal bağlantı kurmaktır. Farklı sanatlar bağlamayı da çok seviyorum, dansçılarla çalışmak, görüntülerle çalışmak …

Türkiye’de şu anda en sevdiğim müzisyen Erkan Oğur, çünkü o gerçekten kendine müthiş bir tarzı buldu, ve Ceylan Ertem, çünkü onun da çok kişisel ve etkileyici bir tarzı var, ve çok farklı ve ilgimi çeken projeler yapıyor. Onların dışında Türkiye’de mesela Zeki Müren, Güzin Değişmez, Şebnem Ferah, Hayko Cepkin, Duman ve Mirkelam’ı beğeniyorum.

Batı klasik müziğini de çok seviyorum, en çok piyano müziği dinliyorum. Sjostakovich, Debussy, Bartok. Jazz’da da ‘Aka Moon’ free jazz Belçikalı trioyu ve “The Shin” Gürcü trioyu seviyorum, müziğe çok hoşuma giden açık bakışları var, ve şuanda en sevdiğim piyanist Tigran Hamasyan. Perküsyoncuları da takip ediyorum, hocalarım Mısırlı Ahmet ve Levent Yıldırım, Zohar Fresco ve Arto Tunçboyacıyan. Her taraftan da etkileri geliyor.

Müziğin dışında nasıl bir hayatınız var, biraz da sizi öyle tanıyalım, hayatınızın diğer renkleri ile, güzellikleri ile ve yeniden görüşmek üzere sevgilerimizi, teşekkürlerimizi iletelim beraberinde.

Müziğin dışında çok sevdiğim bir bahçem var, yarısı vahşi, ama orda doğa ile bağlantımı yeniliyorum, her gün. Doğada yürüyüş yapmak da hoşuma gidiyor, ve arkadaşlarla muhabbet etmeyi seviyorum. Diğital boya ve fotoğraflarla bilgisayarda kolaj ve ya resim gibi şeyler yapmak beni çok rahatlatıyor. Albüm kapağımız ve kitapçık da kendi yaptığım kolajlardan yola çıkılarak gerçekleştirildi. Dans etmeyi çok seviyorum, ve şiir ya da kitap okumak, ama az zamanım var maalesef. Aslında her sanat formu beni ilgilendiriyor, ama herşeyi birden yapamıyorsun… Ben sizi teşekkür ediyorum, Müzik Ekspres’in güzelliklerle devam etmesi dileklerimle.

 

Hilde WEB

 

Hilde & Engin Arslan & İlkin Deniz / Sudan Sebepler
Z Kalan

 

 

 

Belçika’da doğdunuz. Küçük yaşlarda piyano ve keman dersi almaya başladınız ama sizin ilginiz perküsyon üzerineydi ve daha sonra onun peşinden gittiniz. Hatta yolunuz Fransa’ya düştü ve orada da bu anlamda dersler aldınız. Bu süreci dinleyebilir miyiz sizden. Nasıl bir yoldu çıktığınız? Bir gün Faslı bir kızla tanıştım, o bana nasıl perküsyon çaldığını gösterdi. Darbuka ritimlerini …

Genel Değerlendirme

Ziyaretçinin Değerlendirmesi: 1.62 ( 3 votes)
0

Yorumunuz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir. *

*

Scroll To Top