EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / İlker Karadağlı

İlker Karadağlı

 “Acımasızca Güzel” bir ilk albüm. Uzun yıllardan beri hayatıma kattığım şarkılarımı şimdi dinleyicilere emanet ediyorum diyorsunuz ve Arpej Müzik etiketi ile yayınlanıyor çalışmanız.
Uzun yıllar diyorsunuz ya ben o ilk sürece dönelim istiyorum söyleşimizin başında ve müzikle ilk tanışıklığınızı merak ediyorum, sonrası o ilk adımlarınızı, heyecanınızı?

Aslında müzik hikayem, küçükken babamla birlikte kocaman teybimizle Barış Manço şarkılarını kaydetmekle başlıyor. Sonra, koca İstanbul’da yokmuş gibi köyden “kaval” sanılarak getirilmiş bir blok flütüm oldu. İlkokul öğretmenim Ali Geyik bana ilk altın dokunuşu yaptı, normalden bir kaç sene önce öğretti bana blok flüt çalmayı. Bağlamayı da ilk kez ondan dinledim. Sonra telli çalgılarla daha da ilginç bir şekilde buluştum: Babaannemin kömürlüğünden çıkan eski bir mandolin hayatımı değiştirdi. Halama öğretmen okulundan vermişler. Tozların arasında yıllarca beni beklemiş gibiydi. Onunla uğraştım. Sonra bir ud sevdası sardı başımı, gitara döndü sonra hevesim. Annemin ilk emekli maaşıyla gidip çok kötü bir gitar aldık. İlk çaldığım şarkılar, MFÖ’nün bir akaryakıt firmasına yaptığı reklamları izlerken çalışılmıştır. Ne bir kursa gidebildim, ne de bir müzik dersi alabildim. Kitaplarla, kendi kendime çalışarak öğrendim. Radyonun başından kalkmazdım.

Bir de şiir yazmayı çok seviyordum. Lisedeki edebiyat öğretmenim Mehmet Aydoğdu sayesinde yazma cesaretim arttı. Sonra ilk şarkılar gelmeye başladı. Sağda solda küçük barlarda çaldım öğrenciyken. Öğretmenlik okudum aslında. Ve çok alakasız bir bölümde, Fen Bilimleri Öğretmenliği’nde..

Yazmak, bestelemek ve söylemek belki kolay ama iş bunları paylaşmaya gelince biliyoruz ki süreç kolay işlemiyor. Albümün prodüktörü ve aranjörü sevgili Cenk Erdoğan. Nasıl başladı her şey, nasıl yola çıkmaya karar verdiniz? Nasıl bir stüdyo süreci yaşadınız? Kimler yer aldı müzisyen kadrosunda?

İskenderun’da müzisyen askerlik yapıyordum. Onur Gügül adlı basçı bir arkadaşım, benim çok fazla Erkan Oğur dinlediğimi fark edince beni kenara çekti. “Bak dedi bir adam var, o da perdesiz gitarist. Bir dinle bakalım.” dedi. İlk başta “Kimmiş bakalım benim pamuk dedemin gitarından çalan.” diye söylendim. Sonra Cenk Erdoğan beni sarmaya başladı. Sosyal medyadan ulaştım ona. Şarkılarımı gönderdim. Çok farklı geldiğini söyledi, şarkılarımın. Tanıştık. Şarkılarımın albüm olabileceğini düşündüğünü söyledi. Ben de zaten bunu istiyordum. O düzenledi şarkıları ve her şeyle öyle çok uğraştı ki. Birçok başarılı işe imza atmasına rağmen, mesela Sezen Aksu’nun sahne şefliğine kadar işler yapmasına rağmen çok mütevazi bir insan… Ve çok iyi de bir öğretmen aslında… Bu yüzden ona nasıl teşekkür etsem azdır. Cenk’in hakkını hiçbir şeyle ödeyemem. Tellerine kuşlar konsun, ne diyeyim, ağaç gibi adam.

Düzenlemelerden sonra önce Cenk Erdoğan’ın Stüdyo Undo’sunda akustik gitarlar çalındı. Cenk çaldı her şeyi. Sonra Hayyam Stüdyoları’nda çalıştık. Burada müzisyenler hücum kayıt olarak çaldılar. Davulda Nedim Ruacan, bas gitar ve perdesiz bas gitarda Erdem Tekinay, piyanoda Adem Gülşen ve trombonda Bulut Gülen çaldı. Elektrik gitarları yine Cenk çaldı. Hepsi inanılmaz iyi müzisyenler. Ne kadar teşekkür etsem az onlara…

Sonra döndük yine Stüdyo Undo’da vokalleri kaydettik.

 Pop, rock, alternatif bir harman içinde albüm. “Savaşlardan yoksulluğa, dünyadaki değişimden insanlığa dair izlere” acımasızca değil aksine bir o kadar naif dizeler, notalar.
“Ararsın yoldan çıkaran çocukluğunu, cesaretini, ne kolay kurulur ne kolay bozulurdu oyunlar” diyor albüme adını veren şarkı. Çocukluğumuzun oyunlarına selam gibi, öyle değil mi?

Albümdeki şarkılar, benim değişik dönemlerime ait. Bu yüzden bir şarkıdan diğerine geçişte tarzlarda büyük farklılıklar seziliyor. Hatta Cenk’le oturup “Bu albümün tarzı ne?” sorusunu düşündüğümüzde net bir sonuca ulaşamamıştık. :)

Oyunda yorulmuş bir çocuğun uykulu hali acımasızca güzeldir, ama naiftir aynı zamanda. Aslında onun acımasızlığı iyilikcedir, naifliğinden alır acımasızlığını. Bütün acımasız tavırların, şeylerin sıfatıyla bir güzelliği nasıl bağladığımı inanın bilmiyorum. Ama insan hayatının dönemsel değişiklikleri ömrümüzü fena halde sarsıyor, artık oyunlar kolay kolay bozulamamaya başlıyor. Ama oyunbozanlar hala oyunda duruyor. Herkesten duyabilirsiniz, yeniden çocuk olma isteğini. Çünkü içindeki yoldan çıkaran çocuğunu bastırdı herkes. İnsanlık bazı yaşama biçimleri bulmuş ve bunlar asla ideal olanlar değil bence. Yaşadığımız bunun kaosudur. Aşkın, büyümenin ve hayatta kalabilme dürtüsünün kaosu.. Belki de bu kaos “Acımasızca Güzel” ifadesindeki iki kelimenin aynı anda düşünülmesiyle oluşan kaosu doğurdu bende.

 

Albümün ilk klibi “Bu Şarkının Sana İhtiyacı Var” isimli şarkıya çekildi ve albümle eş zamanlı yayınlandı. Henüz çok yeni ama kuşkusuz ki dönüşler gelmeye başlamıştır. O ilk buluşma, sizden bu ilk dinlediğimiz şarkıya düşülen ilk notlar neler oldu? Nasıl tepkiler aldınız?

Arkadaşlarım yıllardır neden albüm yapmadığımı sorup dururlar. Onlar çok sevdiler şarkıyı. Sonra öğrencilerim çok güzeller. Kimi büyümüş üniversite radyosuna davet ediyor ya da kampüste konser ayarlarız diyor, kimi daha küçük, okulda yakınıma gelip şarkımı söylüyor. Bir de şarkıda sonda olan Cenk’in e-bow solosu insanların çok dikkatini çekti. Biliyorsunuz e-bow ney benzeri bir ses üretebiliyor. Ve bu insanlara enterasan geldi sanırım. Ve sanırım henüz dört beş gün olduğundan, başka bir tepki almadım aslında.

İlk konuşmamızda da olduğu gibi çok hızlı bir akışın içindeyiz. Fiziksel basımı neredeyse tükettik, digitalde iste korkunç hızlı bir akışın içinde bulduk kendimizi. Üstüne bir de siz ve sizin gibi işini doğru yapan müzisyenlerin ne yazık ki kanallarda, radyolarda şarkılarının yer almaması, yerine dayatılan saçma sapan şarkılar vs. bir kaousun içindeyiz öyle değil mi?

Bence temel bir sorun var, yaşadığımız.  Sorun bence, popüler olma halinin üretimin değerinden daha önemli olarak algılanmasıdır. İnsanlar, ünlü olan bir şarkıcının söylediği şarkının iyi ve güzel olduğunu düşünmeye itildiler. Oysa önemli olan üretimin niteliğidir. Üretilen şarkının niteliğini fark etmeye çalışmak ise, dinleyiciye düşen başlı başına bir düşünce üretimi işi aslında. Ama toplumlardaki tüketim hevesi bilinçli olarak körüklendiğinden, insanlar düşünme eylemine değer vermekten uzaklaşıp kolayca seçme ve tüketme isteği gösteriyorlar. Derinliği olmayan şarkıların ön plana çıkması, sözleri azıcık kapalı anlatıma sahip şarkıların dışlanması da bu fikri destekler bence.

Bence bu değer kaybının en önemli nedeni, teknolojideki değişim hızının, toplumsal değişim hızından daha fazla olmasıdır. Ve maalesef teknolojinin gelişiminin en olumlu etkilediği dallardan biri olan müzik, aynı zamanda teknolojinin tüketim etkisinden çok olumsuz etkileniyor. İnsanları suçlamak kolay. Ama bu durum sorunu çözmüyor.

Bu sorunun çözümü, bence, insanların yaşantılarına nitelikli müziğin bilinçli ve ucuz olarak sokulmasıdır. Bu da medya ve devlet yöneticilerinin çalışmalarıyla sağlanabilir ancak. Bence  bu kaosun kırılması için, bu niteliksiz müzikten büyük paralar kazanan insanların, en azından bir süreliğine daha az para kazanmak zorunda kalması gerekmektedir.

Özetle elimizde tertemiz bir albüm var ve eminim doğru adreslere ulaşacak tüm bu şarkılar. Peki neler olacak, önümüzdeki günlere bakacak olursak adınıza neler bekleyelim, mesela bu şarkıları canlı canlı dinleme şansını bulacak mıyız, ya sonra, ya daha sonra?

Mutlaka canlı çalmak istiyorum şarkıları. Hatta stüdyo kayıtlarının işin özünü oldukça bozduğunu düşünüyorum. Ama bu ne zaman olur? Biraz kaderciyim bu konuda galiba. Sonrasında yeni albümler olsun istiyorum. Ya daha sonra… İyilik, güzellik olsun.

 

Yeniden şarkılara dönelim ki örneğin semt pazarlarından çöpçü amcalara, sokaklardan insanlara her gün karşılaştığımız renklere selamlar var.
Yine “Üç Leblebi” şarkınızın Aşık Veysel ile ilgili bir hikayeden yola çıkılarak yazıldığını söylemiştiniz. Şarkılarınızı dinlerken sizden hikayelerini de dinleyelim mi biraz?

Bakın şimdi bu soruya nasıl uzun uzun cevaplar vereceğim. Aslında belki hikayesini anlatmak anlamı kısıtlıyor ama, bazen gerçekten dayanılmaz olup anlattırıyor kendisini.

“Çöpçü Amca” için..

Zeyno, küçükken sokaklarına gelen bir çöpçü amca ile arkadaş olur. Çöpçü amca ve Zeyno sıcacık bir dostluğun denizine düşerler. Çöpçü amcası Zeyno’ya her gün bir şeker getirir, pencerenin önüne gelip seslenir ve şekerini Zeyno’ya verir. Bir gün yine gelir çöpçü amca. Fakat Zeyno uykudadır, sesini duymaz çöpçü amcasının. Çöpçü amca da şekeri pencerenin önüne düşecek şekilde atar, sokaktan. Zeyno uyanır. Ve pencerenin önünde Çöpçü amcanın şekerden kalbine rastlar. Zeyno, Cenk Erdoğan’ın kızıdır. Bu hikayeyle karşılaştığımda yazdım bu şarkıyı. Ve anladım hala insan olduğumu, biraz daha. İyi ki varsın Zeyno, iyi ki varsın çöpçü amca!

“Semt Pazarları” için..

Annem beni oyundan koparıp pazara götürürdü küçükken, babam evde hasta yattığından. Ama oyundan kopan tek çiçek, savaşa düşen tek çocuk ben değildim pazarda. Karpuzcu, umutsuz bir aşkla bağlandığı müşterisine tatması için kalbini uzatıyordu aslında, bıçağın ucunda. Ekmek kavgası için civcivler bile boyanabiliyordu, rengarenk. Simitçiler, limoncular dertlerini yüklenip kaçarlardı, zabıtlardan. Annem bazen tek başına geç giderdi pazara akşamüstü, salkımından kopmuş üzümlerden alırdı. “Daha kolay yeniliyor bunlar.”, diye anlatırdı, inanırdık biz de kardeşimle. Tezgahın kıyısında, akşama kalmış üzümlerdi bunlar. Ucuzdular, ömrümün en güzel yalanlarıydılar..

“Sorular” için..

Sarıkamış’ta öğretmendim, bir köyde. Dört yaşlarında iki çocuk, köy çeşmesinin yanında oturmuşlar ellerine birer taş almışlar karınları büyüklüğünde, kucaklarında öylece duruyorlar.. Gidip yanlarına eğildim, sordum “Ne yapıyorsunuz çocuklar?”. “Bebeklerimizi sallıyoruz.” dediler. Çok istedim sonra, oradaki kızlarım okusun diye. Gökte bir beyaz bulut vardı, yağamazdı. Ben bir deniz kuşuydum, kurutamazdım ıslanmış kanatlarımı dağlarda. Ne zordu değiştirmeye çalışmak! Sonra anladım ki hep öyle olacaktı. Düşünüp cevap verene kadar, eskiyiverecekti birden, sorular..

“Üç Leblebi” için

Aşık Veysel, bir arkadaşıyla bir bakkal dükkanı açmış köyünde. Arkadaşı işletirmiş bakkalı, Aşık da gelirmiş her gün bakkala. Uzunca bir yoldan yürüyerek, çamuru herkesten daha az sıçratırmış ayakkabılarına, paçalarına.. Yağmurlu “kara toprak”, bir parçası gibiymiş ya, öyle demiş durmuş, belki bundan anlamış çamuru, herkesten daha çok. El yapımı bir tahta sandalyeye oturup dükkanın önünde, üç leblebi istermiş arkadaşından.. “Orada oturur, rahmetli, düşüne düşüne yerdi”, diyor arkadaşı “Üç tane leblebisini.” Sonra eşinin kendisini terk edeceğini sezip, ayakkabısının içine para koyduğunu anlatırlar, gittiği yerde muhtaç olmasın diye kimselere. Ve ben bunları öğrenince anladım, Aşık Veysel’in yüzündeki dede buruşukluğunun yağmurda ağlamaktan olduğunu. Bazen, şarkı yapmaktan başka bir çareniz kalmaz..

“Karga” için…

Bir gün gerçekten penceremden bir karaltı geçti, aydınlık yarıldı ikiye, düştü yerlere. Sonra bir gün gerçekten saksıda güvercinlerim oldu, yumurtladılar. Sonra bir gün gerçekten, kargalar can çaldılar yuvadan. Sesleri çıkmadı güvercinlerin. Sonra ben kargalardan bile utandım. Yaşadığım bu şehirli ve vahşi ekonomik düzeni; çocuğu babasız, babayı evlatsız koyan bu garip zamanı kargaya benzettiğim için, kargalardan bile utandım.

Dünden bugüne müzik yolculuğunuzu dinledik, bu süre içinde peki siz kimleri dinlediniz, kimler sizi müzikleri ile etkiledi, besledi? Belki çok belki birkaç isim, ilk aklınıza kimler geliyor? Birlikte bir şarkıda sesinizi buluşturmayı istediğiniz bir isim var mı mesela ya da başka bir şekilde bir platformda birlikte çalışmayı dilediğiniz, düşlediğiniz?

Ben Bülent Ortaçgil’le Erkan Oğur’la, Fikret Kızılok’la büyüdüm. Ortaçgil çaldım en çok. Onu öğrendim en çok. Söyleyişime dokundu. Tele vuruşuma, duyuşuma, susuşuma işledi. Erkan Oğur ise beni çok incelttiğine inandığım bir insan. Fikret Kızılok’un basit ve vurucu halini çok kıskanmışımdır. Onlar olmasaydı daha az duyarlı biri olurdum diye düşünüyorum. Fevkalade memnunum, onlarla aynı çağda soluk aldığıma.

Dönem dönem Steve Vai, Joe Satriani ve Pink Floyd gibi isimler ve gruplar ön plana çıkmıştır. Chopin beni çok etkiler mesela.

Bu sıralar çok zor beğenmeye başladım. Adamlar’ın “Koca Yaşlı Şişko Dünya”sını çok sevdim mesela. Oum dinlemeyi seviyorum. Light in Babylon keza çok iyi. Buika’nın İspanyolca şarkılarını çok dinlerim.

Mahsuni, Neşet Ertaş, Aşık Veysel ve Davut Sulari benliğimde derin izler açmışlardır. Yeni nesil Türk Halk Müziği sanatçılarından Mehmet Evren Hacıoğlu’nun icralarını çok beğenirim.

En büyük düşüm, dostum Cenk Erdoğan’la ömür boyu birlikte çalmak, üretmektir. Çok farklı, her zaman kendini yenileyen bir insan, Cenk. Onunla yan yana olmak çok keyifli.

Sonra, Bülent Ortaçgil’le oturup bir şarkımı çalsam muhteşem olur, konser gibi bir şey olması da gerekmez, deniz kenarında yapayalnız olsak da olur. O zaman sesim arkada kalmaz ölürken… “Semt Pazarları”na Erkan Oğur eşlik etmişti de bir kez, Gümüşlük’te. Hala düşündükçe sarhoş oluyorum. Birazcık çalsın O, sesi uyusun sonsuza kadar bir şarkımın üstünde…

Müzisyen kimliğinizin dışında nasıl bir portre var karşımızda. Gündelik hayatın diğer renkleri nedir üstünüzde, neler yaparsınız müziğin haricinde, dünyanızı başka neler tamamlar?

Ben bir öğretmenim. Bir okulda işime devam ediyorum. Deli seviyesinde çalışkan bir insanımdır. Durduğum pek görülmez. Konu ne olursa olsun üretmeyi severim. Kendi kafama göre olmayı severim. Sanatın diğer dallarına yakın durmaya çalışıyorum. Ama çok fazla zaman bulamıyorum. Zaman bulursam sinema filmleri izlemeyi severim. Aslında kitap okumayı seviyorum. Ama yazılan çoğu şey etkileyici gelmiyor. Etkilendiğimde de şöyle bir sıkıntı başlıyor: Okumaya başlayınca, yazmaya da başlıyorum. Kitap günler sürüyor.

 

 

 

İlker Karadağlı / Acımasızca Güzel
Arpej Yapım
 “Acımasızca Güzel” bir ilk albüm. Uzun yıllardan beri hayatıma kattığım şarkılarımı şimdi dinleyicilere emanet ediyorum diyorsunuz ve Arpej Müzik etiketi ile yayınlanıyor çalışmanız. Uzun yıllar diyorsunuz ya ben o ilk sürece dönelim istiyorum söyleşimizin başında ve müzikle ilk tanışıklığınızı merak ediyorum, sonrası o ilk adımlarınızı, heyecanınızı? Aslında müzik hikayem, küçükken babamla birlikte kocaman teybimizle Barış Manço şarkılarını kaydetmekle başlıyor. Sonra, koca İstanbul'da yokmuş gibi köyden "kaval" sanılarak getirilmiş bir blok flütüm oldu. İlkokul öğretmenim Ali Geyik bana ilk altın dokunuşu yaptı, normalden bir kaç sene önce öğretti bana blok flüt çalmayı. Bağlamayı da ilk kez ondan dinledim. Sonra telli çalgılarla…

Genel Bakış

Kullanıcı Oylaması: 3.65 ( 8 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*