EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Mehmet Ali Sanlıkol

Mehmet Ali Sanlıkol

Müzik Ekspres’in rotası her hafta farklı bir yerde, şehirde ya da ülkede olabiliyor ama en güzeli herhalde bu duraklarda çok güzel buluşmalar yeni tanışmalar yaşıyoruz.

Mesela bu hafta Amerika’ya uzanıyoruz ve orada müzik yolculuğuna devam eden çok değerli bir müzisyen ile buluşuyoruz. Aslında benim adıma çok geç bir buluşma, bunun sebebini neye yormalıyım bilmiyorum çünkü gerçekten sorduğunuzda yolumun iyi müzisyenlerle bir şekilde kesiştiğini biliyorum ama sevgili Sanlıkol ile bu hiç olmamış, bu süreçte çok önemli albümleri, şarkıları ve projeleri kaçırmışım, bugün elimde büyük bir arşivin olması çok kıymetli ki bunu bize bu dijital süreç sağlıyor, yoksa basılı yayınlara ulaşmamız zaten mümkün olmuyor.

Velhasıl çok değerli müzik dostu Şule Uslutekin’den aldığım bülten birçok heyecanı iç içe barındırıyor. Sanlıkol’un “Gentleman of Istanbul” isimli albümü Grammy müzik ödüllerinde ‘En İyi Klasik Müzik Kaydı’ dalında son beşe kalarak aday oluyor. Müzisyenin çoğu müzik aletini kendisinin çaldığı yedinci albümü olan ‘Turkish Hipster’ ise, caz orkestrası için yazılmış beste ve düzenlemeler ile farklı müzik kültürlerini aynı potada buluşturmuş ki albümün ilginç yorumlarından biri ise Erkin Koray’ın bilinen ve sevilen şarkısı “Estarabim” olmuş ve çok yeni yayında. Sonrası karşımda kocaman bir hazine ile karşılaşmam ve kendisini Müzik Ekspres’te konuk etmem.

Ama şöyle de bir durum var ki 200’ü aşkın konser, 17 albüm, single ve kitap çalışmaları derken uzun bir biyografi var karşımda ve elbette hepsi olmasa da kıyısından köşesinden ve uzaktan da olsa buluşmamız ve sayfalarımızda konuk ediyor olmamız bizim için büyük bir mutluluk. Ayrıca Şubat ayında ülkemizde konserleri olacak, İstanbul ayağında da elbette kendisi ile tanışmayı ve canlı olarak dinliyor olacak olmak da ayrı bir heyecan. Bize bu yoğun sürecinde vakit ayırdığı için çok teşekkür ederim kendisine.

Yeni bir yıla hazırlanıyoruz ve bir yılın son söyleşisinde bu kez karşılaşıyoruz, konseptimiz değişmeyecek ve her hafta farklı bir durakta ama hep çok seveceğimiz, dinlemekten keyif alacağımız müzisyenlerle bir aradalığımız devam edecek onuncu senemizde, 2024’te. Sevgiyle ve müzikle hep.

Kadri Karahan

 

 

İnstagram

Youtube

 

Müzik küçük yaşlardan beri hayatınızda ve ilk resitalinizi beş yaşında verdiğinizi öğreniyoruz. Öncelikle o ilk adımları dinlemek istiyorum, ilk heyecanınızı; beraberinde o yaşlarda neler yaşadığınızı; tam olarak müzik artık hedefinizdi ve devamında eğitimini de aldınız; kimler yolculuğunuzun o ilk günlerinde yanınızda oldu, sizi bugünlere nasıl hazırladı o yıllar?

Annem Fethiye Sanlıkol klasik piyano öğretmeni olduğu için kendimi bildim bileli evde hep müzik vardı. Babam da zaten opera sevdalısı bir tıp doktoruydu. Ancak ilk heyecanımı o kadar küçükken yaşadım diyemem. Hatta 11-12 yaşlarında piyano derslerine epeyce tepkili olduğum bir dönem de olmuştu zira insanın öğretmeni annesi veya babası olunca ortaya pek de sağlıklı bir ilişki çıkmayabiliyor. Ancak 13 yaşında ilk kez progresif rock/hard rock tarzı müzikleri duyduğumda gerçekten heyecanlandığımı hatırlıyorum. Şansıma o senelerde Bursa bir rock kentiydi ve ben de içinde Şebnem Ferah’ın da olduğu bir güruhun içine karıştım. Şebnem Ferah’ın Volvox isimli ilk topluluğuyla arkalı önlü konserlere çıkışımızı sanki dün gibi hatırlıyorum… O seneler içinde çok geçmeden caz müziğini keşfettim ve bir şekilde yazdığım bir mektuba cevaben Berklee katalog gönderince Bursa’da fiyakamdan geçilmez olmuştu. Artık tek hayalim Berklee’ye gitmekti ve 92 senesinde aşağı yukarı 1 sene Aydın Esen’le çalıştıktan sonra 93 senesinde nihayet kapağı Boston’a atıp Berklee’de okumaya başladım.

 

 

 

Devamında okul arkadaşınız olan Onur Türkmen ile elektrik caz topluluğu AudioFact’i kurup 1998 yılında ilk, 2003 yılında da ikinci albümünüzü yayınladınız. Bugün dijital üzerinde yeniden dinleme şansını buldum; siz bugün baktığınızda o iki albümü nasıl anımsıyorsunuz, sizin için nasıl bir deneyim oldu, nasıl ses getirdi dinleyici üzerinde?

AudioFact çok sıkı ve enerji dolu bir gruptu esasında (ki ilk albümde hakikaten bu enerjiyi duymak mümkün). Zaten topluluk üyelerinin hemen hemen hepsi Berklee’de yıldız öğrencilerdi – hatta basçımız Berklee’de ders vermeye başlamıştı bile. Bir de şunun altını çizmem lazım: o yılların Berklee’si günümüzdeki Berklee’den çok farklıydı. O zamanlar Berklee halen bir caz okuluydu. Ancak günümüzde progresif duruşu olan caz konserlerini Berklee’de mumla arar hale geldik. Bunu söylememdeki maksat tenkit değil esasen. Bunu 90’lı yıllarda Berklee’de ‘yıldız öğrenci’ olmak iyi biri cazcı olmak demekti manasında söylemek istedim… Neticeten, bugün dahi halen o iki AudioFact albümünden çaldığım parçalarım var.

İlk albümde fişek gibi gençler varken ikinci albümde olgunlaşmaya başlayan bir topluluk vardı. Aydın Esen’in prodüktör olması, Okay Temiz, Ercan Irmak, Tiger Okoshi ve Bob Brookmeyer gibi konukların stüdyoya gelişleri gibi unutamadığım pek çok hatıram var tabii… Müzisyen olarak cidden çok şey öğrendim o albümleri yaparken. Belki halen içimde buruk bir acı olarak kalan tatsız husus ise o albümler ve o yıllardaki konserlerimizin hemen hemen hiçbir zaman maddi olarak doğru dürüst geri dönüşü olmamasıydı. Ancak tuhaf bir şekilde bizi çok seven bir kitle de vardı. İstiklal caddesinde yürürken bizi sokakta durdurup
“abi konseriniz harikaydı” diyen gençler çıkıyordu. Bir caz müzisyeni için bu epeyce sıra dışı bir durum. Ama maalesef maddi sıkıntılar AudioFact’i yıktı ve topluluk elemanları dünyanın dört bir tarafına dağıldı. Boston’da bir ben ve basçımız Fernando Huergo kaldı ki caz orkestra albümlerimde halen Fernando ile çalışıyorum.

 

Diskografik olarak devam etmemiz gerekirse devamında Osmanlıda Mehter teşkilatı ve müziğini konu alan bir de kitap yayınladınız: ‘Çalıcı Mehterler’, 2011’de CD ekli olarak önce İngilizce sonra da YKY tarafından Türkçe yayınlandı: İkinci kitap ise “Erken 19. Yüzyıl İstanbul’unda Reform, Notasyon ve Osmanlı Müziği: EUTERPE” oldu. Müziğin bugünü kadar dününü de anımsamak, bunu araştırmak ve yeni nesile aktarmak sizin için nasıl bir deneyimdi?

2000 senesinin henüz başlarında mehter müziği ile karşılaştım. O seneye kadar öz oryantalist bir şekilde yaşamış biri olarak hiç beklenmedik bir şekilde aniden geleneksel Türk müziklerine derin bir ilgi duymaya başladım. Bunun altında nostaljik veya melankolik etkiler, ‘gurbet’ veya ‘sıla hasreti’ gibi duygular yatmıyordu. Aksine tamamen müzikal bir farkındalık oluşması neticesinde bu yola girmiştim. Ama insan 25 yaşına kadar tamamıyla kendi kültürüne yabancılaşmış bir şekilde yaşadığının bilincine varınca kimliksel bir süreç de devreye giriyor ve iş müziği aşıyor. Zira ben de bunu yaşadım ve bir sene içinde hem klasik Osmanlı/Türk müziği hem de çok geçmeden eski yazı okumayı öğrenmeye başladım. Tam da bu sırada doktora yapmaya başladığım için bu derece yoğun bir araştırma dönemi için elverişli bir akademik ortam içerisindeydim. Zaten ‘Çalıcı Mehterler’ doktora yıllarında yaptığım araştırmaları daha sonradan toplayıp, ve çeşitli eklemeler de yapıp, bir kitaba dönüştürmüş olmam neticesinde ortaya çıktı. Ancak 2003 senesinde DÜNYA isimli bir kültür/sanat vakfını eşim Serap Kantarcı Sanlıkol ve eski hocam/meslektaşım Robert Labaree ile birlikte kurmasaydım o kitaba refakat eden CD ile 2005-2012 yılları arasında
çıkardığım 8 geleneksel Türk müziği albümünün hiçbiri gerçekleşmeyecekti. Yine o senelerde klasik Osmanlı/Türk müziği ve tasavvuf ile tanışmam neticesinde çok geçmeden Bizans müziği (yani Rum Ortodoks kilise müziği) ile de tanıştım. Bu gelenekle klasik Osmanlı/Türk müziği ve hatta bilhassa Mevlevi müziği arasındaki çeşitli müzikal benzerlikler beni çok şaşırtmış ve etkilemişti. Dolayısıyla, ben de çok zaman kaybetmeden bu müziğe özgü notasyon sistemini öğrenmeye başladım. Bu macerada adını verdiğiniz ikinci kitabımın yayınlanması ile neticelendi. Günün sonunda, kişinin bugün nerede durduğunu idrak edebilmesinin yollarından birinin geçmişi iyi idrak edebilmesi olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, benim birden fazla müzik dilini konuşabilen bir müzisyen olmam da geçmişe ve/veya geleneksele doğru gerçekleşen maceram sayesinde mümkün oldu.

 

Aslında yolculuğunuzun her adımı çok kıymetli ve ilham verici. Öyle ki 200’i aşkın konser, 17 albüm, 3 single var yolculuğunuzda ve bir bunlara ek olarak bir konser DVD’si, uzun metrajlı bir film ve bir de belgesel yine imzanızı taşıyor ve bu büyük, bu derin bir yolculuk. Hepsini tek tek konuşmamız elbette zor ama tüm bu projeler hayata geçerken size en çok ilham veren neler oldu onu sorabilirim belki de, ya da nasıl bir yol izlendi bir bir aktarılırken dinleyiciye, nasıl bir bağ oluştu aranızda?

İşin doğrusu 2005-2012 yılları arasında geleneksel Türk müziği maceram ve kimliksel sorgulamalarım o kadar yoğundu ki bu durum yaptığım, yayınladığım tüm albüm ve benzeri çalışmalara yansıdı. O senelerde mehter, klasik Osmanlı/Türk müziği, Mevlevilik, Bizans müziği, Maftirim geleneği, erken Avrupa müziği, Bektaşilik, Alevi deyişleri, halk müzikleri, Anadolu Rock ve klasik Arabesk (yani 80 öncesi dönem) benim için birer ilham kaynağı olmuştu. Ancak 2010 senesi civarında artık içimdeki kimliksel sorgulama rahatlamıştı ve ben de ABD’ye gelme sebebim olan bestecilik hayalime ve kariyerime geri dönmeye
çabalıyordum. 2-3 sene içerisinde bunu başardım ve 2014 senesinden itibaren çıkardığım albümlerimle ortaya koyduğum çalışmalarımın hemen hemen hepsi de bu durumu yansıtıyor zira bu çalışmalar ağırlıklı olarak ya caz ya da klasik Batı müziği ile yukarıda bahsettiğim müzik türlerinin etkileşimleri neticesinde ortaya çıktı. Sanırım bu baş döndürücü ve karışık diskografi dinleyicilerin (ve müzik dünyasının genel anlamda) kafasını karıştırıyor. Herkes daha kolay kategorize edebildiği müzikleri/sanatçıları tercih ediyor… Dolayısıyla, kimi dinleyiciler beni bir klasik Batı müziği eserimden hatırlıyorken kimileri de bir caz albümümden hatırlıyor.

 

Yukarıda bahsettiğiniz dönem içerisinde geleneksel Türk müziklerine ve  etnomüzikoloji sahasına yoğunlaştınız ve bu dönem de oldukça yoğun ve çok önemli
isimlerle projeler, sahneler üzerinde gerçekleşti. Peki yurt dışında yaşayan bir müzisyen olarak oradan baktığınızda burada durumumuz nasıldı? Mesela dünya
müziğimizi ve bu çalışmalarınızı nasıl karşıladı, aynı şekilde ülkemizde nasıl ses buldu bu çalışmalar? Sonuçta popüler olan bir yolu seçmediniz ve en başından beri aldığınız o eğitime sadık kaldınız, değil mi?

Biz etnik müzik furyalarından nasibimizi Hindistan, çeşitli Arap ve Afrika ülkeleri gibi alabilmiş değiliz. Esasında daha doğrusu biz nasibimizi geçmişte, mesela, 18. yüzyılda Avrupa’da ‘Türk’ modası varken almışız. Yani bizim modamız çoktan geçmiş diyebilir miyiz? :) Şaka yapıyorum ama dediğimde bir miktar doğruluk payı da var. 60’larda Beatles Hint müziğine değil de Türk müziğine ilgi duysa geleneksel müziklerimizin dünyadaki yeri bugün farklı olurdu elbet ama bunu ‘iyi olurdu’ anlamında söyleyemem zira o gibi popüler bakışlar yanında egzotik duruşları da getiriyor. Kaldı ki yakın geçmişimizde mesela Mevlevilik yeteri kadar bu gibi egzotik duruş ve ticari emellere alet oldu…

Neticeten, ben çalışmalarımda her zaman egzotik, basite indirgeyici ve basmakalıp duruşlardan uzak durmaya çalıştım ve bu şekilde de yoluma devam ediyorum. Dolayısıyla, genelde beni takip edenler de bu derinliğe haiz veya cidden meraklı olan kimseler oluyor. Bu da maalesef genelde küçük bir kitle
oluyor… İşin doğrusu AudioFact’ten sonra Türkiye’de epeyce unutuldum ama bunun müsebbibi kısmen de benim zira bilhassa geleneksel müziklerle uğraştığım senelerde Türkiye’de aktif olmaya hemen hiç ağırlık vermedim. Ancak 2014 ve bu sene gelen Grammy adaylıkları ve bilhassa geçtiğimiz 10 sene içerisinde elde ettiğim başarılar sayesinde beni yeniden tanıyanlar ve/veya hatırlayanlar olmaya başladı.

 

Yakın bir zamana geldiğimizde 2021'de South Arts Jazz Road Grant, 2016 ve 2020’de iki kez The Aaron Copland Fund for Music Grant ve 2020’de New Music USA Project Grant dahil çok sayıda saygın ödülün sahibi oldunuz ve yine “A Gentleman of Istanbul’ albümünüz de Grammy müzik ödüllerinde “En İyi Klasik Müzik Kaydı” dalında aday bir çalışma. Açık ve net olarak sormak istiyorum. Siz bu emeği, çabayı gösterip dünya üzerinde övgüler alırken gerçekten ülkemizde hak ettiğiniz değeri aldığınızı düşünüyor musunuz. Yani siz bunca alkışı alırken biz neleri alkışladık gerçekten; bu benim özrüm de olabilir ama biz sizinle neden daha önce karşılaşamadık?

Yukarıda beni genelde belli derinliğe haiz veya hakikaten meraklı küçük bir kitle takip ediyor demiştim. Ancak bu kitle Türkiye’de daha genişleyebilir zira mesela Erkan Oğur gibi bir sanatçıyı takdir eden dinleyicilerin benim yaptığım işleri de takdir edeceğini düşünüyorum. Dolayısıyla, halen memleketimde yeteri kadar tanınmadığımı düşünüyorum. Medyanın, festivallerin, vb. bana sahip çıkmasını isterim zira yurtdışında yaşayıp en azından 20 senedir nefer gibi kendi kültürünü popülist gayelerden uzak durarak ve en ufak bir devlet desteği olmaksızın tanıtan dünya çapında başarılar elde etmiş besteci/icracı sayısı epeyce az…

 

ve yeni albüme gelelim ki “Turkish Hipster” caz orkestrası için yazılmış beste ve düzenlemeler ile farklı müzik kültürlerini aynı potada buluşturmakta. “Bu albüm benim multimüzikal kimliğimi caz bağlamında çeşitli Türk müzikleri etkilerinin yoğun bir biçimde hissedildiği eserlerle ve bunun yanı sıra kapuera, funk ve hip hop gibi seneler içerisinde içselleştirdiğim veya derinlemesine çalışma/çalma fırsatı yakaladığım başka geleneklerle de beraber betimliyor” demişsiniz ya biraz daha açalım istiyorum. Çok renkli ve konukları ile de zengin; ne kadar zamandır üzerinde çalıştınız, bu albüme nasıl hazırlandınız mesela?

Albümdeki çalışmaların birkaç tanesini evvelce bestelemiştim esasında. Mesela, üç bölümlü “Abraham” Suite’i efsane davulcu Billy Cobham’in konuk olduğu bir proje için 5 sene önce yazmıştım. Hatta o eseri Billy Cobham’la kaydettik ve o albüm de piyasada mevcut. Fakat o projeyi İsviçre’de organize eden festival bir caz orkestrası yerine daha küçük bir topluluk  oluşturmuştu. Halbuki ben hep bu eserin bir caz orkestrası ile daha görkemli bir şekilde ortaya çıkacağını düşünüyordum. O yüzden “Turkish Hipster”a hazırlanırken bu eserin yeni caz orkestra versiyonunu oluşturdum. Keza albümdeki “The Boston Beat” de pandemi esnasında uzaktan kaydettiğimiz bir çalışmaydı (ki o hali YouTube’da mevcut). Ve yine bu albüm için hazırlanırken sadece nefeslileri bir caz orkestrası formatında yeniden yazdım. Öte yandan, albümdeki “A Capoeira Turca (Baia Havası)” ve “Times of the Turtledove” ise olduğu gibi yeni eserler.

 

ve bu yıl içinde kaybettiğimiz hepimiz için çok değerli bir müzisyeni de anıyorsunuz bu albümde ve Erkin Koray’ın “Estarabim”ine bambaşka bir yorum getiriyorsunuz, aynı zamanda daha önce de çalışma şansını bulduğunuz “Okay Temiz”e de selam gönderiyorsunuz ve dolu dolu bir yolculuğun içine çekiyorsunuz bizi. Albüm peki bu değerli isimlerle, bu özel şarkılarla nasıl bir etki bıraktı sizde, dinleyicinin ilk heyecanı nasıl oldu, nasıl dönüşler aldınız; bu yılın en değerli albümlerinden biri olabilir, sizin için nasıl bir yerde duracak?

“Estarabim” de belki 2005 senesinde yaptığım bir düzenleme olup yer yer konserlerde çaldığım bir çalışmaydı ve bu albüme koymak kısmet oldu. Fakat ne tuhaftır ki ben single’ı yayınladıktan takriben 2 hafta sonra Erkin Koray’ı kaybettik. Doğrusu vefat haberini aldığımda yaşadığım şoku size tarif edemem…

“Turkish Hipster” benim biraz AudioFact yıllarına göz kırptığım ama bir yandan da besteci olarak şu an geldiğim noktayı layıkıyla temsil eden bir albüm. Dinleyiciler bilhassa “A Capoeira Turca (Baia Havası)” ve “Estarabim”i çok seviyorlar. Müzik kritikleri ise albümün genel dinleyiciyi dışlamamayı başarıp bir yandan da 21. yüzyılın baş döndürücü ve karmaşık global yapısını içselleştirilmiş bir eklektisizm içerisinde sunuyor olmasını övgüyle karşıladılar.

 

 

Halen New England Konservatuarı Kültürlerarası Enstitüsü’nün direktörlüğünü ve ayrıca Bursa Nilüfer Belediyesi Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol Müzik Enstrümanları Müzesi'nin küratör ve proje direktörlüğünü yapmaktasınız ki Türkiye’de en son geçtiğimiz Aralık ayında “Karagöz Orient Ekspresinde” isimli eserinin dünya prömiyerini gerçekleştirdiniz. Şimdi şubat ayında yeniden Bursa’da ve İstanbul’da (CRR) birer konseriniz olacak. Nasıl hazırlanıyorsunuz bu konserlere, dinleyicinizi neler bekleyecek?

İstanbul’da CRR’de gerçekleşecek konserimde Evliya Çelebi’den ilham alarak bestelediğim “A Gentleman of Istanbul”un Türkiye prömiyerini gerçekleştireceğiz. Malum, bu eserin kaydedildiği albüm şu anda Grammy ödüllerinde finale kaldığı için sanırım bu konser sanatseverlerin taze taze bu eseri dinleyebilmeleri adına iyi bir fırsat olacak.

Öte yandan Bursa’da ise Nilüfer Belediyesi Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol Müzik Enstrümanları Müzesi bünyesinde açacağımız yeni bir serginin onuruna konser çalacağım fakat bu açılış aynı zamanda Nilüfer Belediyesinin Caz Festivali ile de örtüştüğü için festival bünyesinde de yer alacak. Dolayısıyla, bu konser caz temalı bir konser olacak.

 

 

Son olarak kültürleri hep müziğiniz ile birleştirdiniz ama siz en çok kimlerden etkilendiniz, kimleri dinlediniz, çalışmaktan en büyük keyif aldığınız müzisyenler kimler oldu, bir gün için çalışmayı dilediğiniz bir isim var mı bu anlamda?

Kimlerden etkilendim sorusunun cevabı sanırım çok uzun olur. Bir çok caz ustası, Rock efsanesi, Hammamizade İsmail Dede Efendi gibi klasik Osmanlı/Türk müziğinin pirleri, klasik Batı müziğinin dev isimleri, ve daha kimler kimler… Elbette pek çok hocamdan da etkilendim. Mesela, Aydın Esen, Herb Pomeroy, George Russell, Paul Bley, John Abercrombie, Bob Brookmeyer, Dan Pinkham, Lee Hyla, Robert Labaree, ilk aklıma gelenler…

Birlikte çalıştığım isimler arasında ise Dave Liebman, Erkan Oğur, Okay Temiz ve Birol Yayla ile çalışırken cidden çok şey öğrendim. Nihayet, mesela, trompetçi Ingrid Jensen ve kıymetli Derya Türkan ile birlikte çalışmayı arzu ederim.

 

Müzik Ekspres'in rotası her hafta farklı bir yerde, şehirde ya da ülkede olabiliyor ama en güzeli herhalde bu duraklarda çok güzel buluşmalar yeni tanışmalar yaşıyoruz. Mesela bu hafta Amerika'ya uzanıyoruz ve orada müzik yolculuğuna devam eden çok değerli bir müzisyen ile buluşuyoruz. Aslında benim adıma çok geç bir buluşma, bunun sebebini neye yormalıyım bilmiyorum çünkü gerçekten sorduğunuzda yolumun iyi müzisyenlerle bir şekilde kesiştiğini biliyorum ama sevgili Sanlıkol ile bu hiç olmamış, bu süreçte çok önemli albümleri, şarkıları ve projeleri kaçırmışım, bugün elimde büyük bir arşivin olması çok kıymetli ki bunu bize bu dijital süreç sağlıyor, yoksa basılı yayınlara ulaşmamız zaten…

Genel Bakış

0

Kullanıcı Oylaması: 4.8 ( 1 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*