EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Gramafonia

Gramafonia

Gramafonia; müzik dünyasında yeni bir isim değil ama benim tanışmam geçtiğimiz günlerde yayınladığı “Global Bando”  isimli albümü ile oldu. Hiphop kültürüne dayalı müziğini farklı soundlar ve janralardan beslenerek geliştiren Gramafonia üstelik yalnız bir MC değil aynı zamanda da, DJ ve prodüktör kimliklerine sahip de bir müzisyen.

Tamar Records etiketi ile yayınladığı 8 şarkılık albümünde dinleyici içsel bir yolculuğa çıkıyor ve kendisinden izler bulmakta da gecikmiyor bunun sebebi her zamanki gibi samimiyet, samimiyeti. Zira doğru kullandığımız her zaman uzakta da olsak bir anda yolları yakın kılabilecek birçok şeye sahibiz sosyal medya ortamında, mesela bu şarkılara, mesela ortak diğer paydalara, en başta hayatın kendisine.

Benim de söyleşi konuklarımla özellikle kurduğum bağ tamamen öyle, yani sadece bir müzisyen kazanmıyorum bir de dostum oluyor ki buluşmaları seviyorum. Bu söyleşi sürecinde kısa sohbetlerimiz de oldu kendisi ile, yeni projelerinden de konuştuk belki bir şekilde “ortak projelerde de buluşuruz”un da altını çizdik, ki inanıyorum da buna ve kendisinin adı ile önümüzdeki zamanlarda çok daha fazla karşılaşacağımıza.

Bambaşka bir süreç yaşadık biliyorsunuz, bu süreç herkesten bir şeyler aldığı gibi bir şeyler de götürdü. Bu dinleyeceğiniz albüm de bu süreç içinde hayat buldu. Özetle farklı şeyler yaşadık ya da yaşamadık ama şarkılarda hepimizden bir iz, bir an, anı mutlaka var. Ben kendi adıma bu sesi duydum ve sizin de duyacağına inanıyorum. Yaşasın müzik ve yaşasın bazı direnişler. 

Kadri Karahan
 
 

 

Geçtiğimiz günlerde yayınladığınız albümünüz “Global Bando” bizlerle buluştu. Ama siz uzun zamandır müziğin içindesiniz. Öncesi sizi biraz daha eskiye götürelim ve bizi müzikle o ilk tanışıklığınızla buluşturun lütfen. Müzik nerede doğdu içinizde, ne zaman ilk kez kendini gösterdi ve ilk adımlarınız nasıl oldu bu yolculukta?

Müzik hayatıma çocuk yaşlarda girdi, yaklaşık 6-7 yaşından beri aile geleneklerinden kaynaklı olarak daha çok Türk Halk Müziği ağırlıklı bir kültürün içerisinde yetiştim. Aile toplantılarımızda çalınan bağlamaya eşlik eden küçük çocuk ben oldum hep, türküler söylerdim ve akrabalarım sesimin çok güzel olduğunu ve bunun üzerine gitmemi söylerdi.

O yıllarda pop füryası ön plandaydı ve ben türküleri, Türk Halk Müziği sanatçılarını daha aykırı ve ruhani bulurdum. 2002 yılında hiphop ile tanışmam, arka planda olan ve alt kültüre olan merakımdan dolayı dikkatimi çekti. Çünkü o zamanlar söylemleri, bakış açısı ve konumu beni etkilemişti. Olayın derinlerine dalıp, araştırdığımda tamamen aykırı bir kültür olduğunu ve popüler kültüre hizmet etmediğini öğrendiğimde ise zamanla bu kültür yaşam tarzım haline geldi. ve 2003 yılında bunun üzerinde durup, çubuk mikrofon ile bazı amatör demolar kaydetmeye başladım. Zaten çocukluğumdan beri deneme yazıları yazıyordum ve bu ritme oturtma tekniği zaman alsa da gelişti ve şu anki formuna ulaştı.

 

 

Peki ya o ilk profesyonel adımlar, ilk kez nerede daha çok kitle sesinizi duydu, Sizin için nasıl bir heyecandı ki bu kısım önemli, o ilk adımlar bugünkü sizi nasıl sekillendirdi, nasıl karşılandınız müzik dünyasında ve neler değişmeye başlıyordu hayatınızda?

Ben kendi şehrimin ilk jenerasyonlarından birisiyim. Zaten hiphop anlamında şehrimde ses getiren bir kolektifin içerisindeydim çocukluktan beri. Benim ayrıcalığım graffiti kültürü ve rap kültürü ile bir arada büyümemdi. O zamanlar bile Türkiye’de graffiti anlamında kendi şehrimden önemli işler yapan ADK ve Stilbaz tayfalarından (Baker, Raken, Ques, Krys2Looper, Bone2) çocukluk arkadaşlarımdı. Ve bu sebepten dolayı diğer şehirlerdeki rap müzik icracılarına ve writerlara ulaşıp, ortak işler yapabiliyorduk. Yılını hatırlamasam da açtığımız bir graffiti mağazası vardı, “InFlame” adında ve bu diğer şehirlerdeki iletişimimizi daha da hızlandırdı. Çocukluktan beri rap parti, hiphop jam dediğimiz etkinliklerde yer alıyordum. Hatta 2008 senesinde kendi şehrimin freestyle birincisi oldum. Ama gerçek anlamda ilk sıçrayış, 2012 yılındaki Gezi Parkı zamanlarında farklı müzik disiplinlerinin ve sanatçıların bir araya geldiği “DİREN MÜZİK” projesi oldu. Ventochild ile yaptığımız şarkı Yeşil Sermaye, albümde en çok dinlenen şarkılar arasındaydı ve bu da dikkatleri çekmiş oldu. Bir anda kendimi alternatif sahnenin içerisinde buldum ve farklı müzisyen ve gruplar ile sahneler ve festivallerde yer aldım. Ve bunların şu anki gelişimime vizyon açısından da çok büyük katkısı oldu.

 

 

Alt tabakaya, direnişe ve sisteme kafanızı taktığınızı söylüyorsunuz ve bu yeni albümünüzde, bu direniş hikayesini insanların ruhunu okşayacak şekilde dışarı yansıttığınızı belirtiyorsunuz. Bu durum biraz da bu tarzın benimsediği bir ruh öyle değil mi?

Hiphop kültürü direnişin, statüko farkının, dünyadaki değişmesi gereken bazı çarpıklıkların, eşitsizliğin yani temelinde sorunun karşısına bir tepki olarak doğmuş bir kültürdür. Geçen röportajlarımda da belirttiğim gibi, bizler birer elçiyiz ve müzik bizim insanlar ile iletişim aracımız. Ve ben bir elçi olarak, mesajı doğru iletmek zorundayım. Yeterince distopik, yeterince kaos dolu bir habitatın içerisindeyiz ve ben de eleştirdiğim şeyin parçası olmamak adına hem vicdanen hem de duruş olarak bazı sorumluluklarım olduğu bilincindeyim. O yüzden benim öz bilincimde elimden geleni yapmak durumundayım. Insanlara bir şeyler sunarken, içi boşaltılmış, popülist stratejiler değil, içi dolu, sorgulatan ve ciddi konulara değinen bir duruş sergileme taraftarıyım. Diğer tarafı kendime yakıştıramıyorum. Müziğimi obektif bir biçimde yansıtma taraftarı bir müzik işçisi olarak, olmadığım bir şey gibi davranamam ve bunu savunamam o yüzden hiphop kültürünün de prensiplerine de hiphop yaşantısını özümseyen, benimseyen bir mc olarak üstüme düşeni en iyi şekilde yapmak, ilk görevimdir.

 

Müziğinizi nasıl tanımlıyorsunuz’u bir kere de sizden dinleyelim istiyorum ve eklemenizi de istediğim şeyler var. Hayatın bu gerçeği sizi nasıl besliyor, duygular önce kaleme sonra notalara nasıl dökülüyor, ne zaman son nokta konuyor ya da bir gün bir yerde devam etmek üzere konmuyor mu hiç?

Müziğimi yaparken bu kültürün kolaj bir kültür olmasından besleniyorum. Her ne kadar bir soundum olduğunu düşünsem de farklı müzik soundlarından ve janralarından da beslenmeyi ihmal etmiyorum. Çünkü her türlü müzik tarzına/sounduna rap yapılabilir ve elimden geldiğince orijinal ve özgün işler yapmaya gayret ediyorum. Yani benim müziğim geçmişteki tecrübelerimden de kaynaklı kolaj bir müzik. Ve bu müziği kendime has söylemler ve perspektif ile icra eden birisi olarak tanımlayabiliriz.
Hayatın kendisi zaten yeterince beslenebilecek ve ilham alınabilecek durumda. Tabii bu kişinin bakış açısına da bağlı. Ben iyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. Sokağa indiğimde bile gördüğüm bazı enstantaneleri kafamda betimleyip, bunu sonrasında bir şarkı haline getirebiliyorum. Global Bando’dan da görüldüğü üzere, kompozisyondaki çok sesli konu bütünlüğü bundan kaynaklıyor zaten. Bunu kimi zaman metaforik bir dil ile anlatmaya çalışsam da bu kimi zaman farklılıklar gösterebiliyor ve net bir anlatım tekniği ile de şarkılarımı yazdığım oluyor. Özetle, yaşam tetikliyor beni. Zaten pandemi döneminde görüyoruz ki toplum yapısında bakacak olursak, fark yaratan bütün şartlar eşitlendi. Çünkü ölümcül bir tehlike söz konusu ve saraylara kaçsanız da kurtuluşu olmayan tek şey ölümdür. Yani şu anda bu gerçekle yaşıyoruz ve hayat bizi nasıl etkilemesin…

 

 

Uzun zamandır müziğin içindesiniz, birçok projenin ya da birlikteliğin içindesiniz ama sanırım çok acele eden bir yanınız yok ve daha sakin, daha samimi bir yol çiziyorsunuz kendinize ve bu da müziğinizi dinleyenlere geçiyor ve sizi yalnız bırakmıyorlar.

Öncelikle bu gözleminiz için teşekkür ederim. Evet geriye dönüp baktığımda sizin de söylediğiniz gibi daha sakin ve kendinden emin bir şekilde yol çizmeyi bir hafta dinlendikten sonra hemen unutulacak eserler çıkarmaktan daha değerli görüyorum. Ama bu demek değildir ki bu süre zarfında boş vakit geçiriyorum. Çünkü müzik benim için bir keşif ve icra ederken bilinçli bir şekilde hakkını verme taraftarıyım. Bu vizyon beni, bir MC olmaktan da öte bir yapımcı, DJ ve prodüktör olmaya kadar götürdü. 2016 yılında kurduğum Robonima Records’ta da yine hiphop prensiplerini baz alarak, birleştirici ve kolaj ruhuyla farklı tarzlarda ve janralarda müzisyenlerin işlerini çıkardım. Reklam ve tanıtıma ek olarak, organizasyonlarını da üstlendim. Ve Viyana’da kendi kurduğum kolektifin etkinliğini düzenleme şansımız bile oldu. Bu konuda pek iddiam olmasa da daha çok noise, glitch, drone ve synthwave tarzlarını birleştirdiğim prodüksiyonlar yaptım. Hatta 2014 yılında pek hiphop çevrem bilmese de bu yaptığım prodüksiyonlar, Bulgaristan merkezli bağımsız label olan, Kontingen Records tarafından kaset olarak basıldı. Kendi şehrim de dahil birçok farklı şehirlerde dj setler düzenledim ve önemli djlere mclik yaptım. Dediğim gibi, tüketilen bir ürün olmaktansa bizzat bu işin derinine dalmayı ve hissetmeyi daha çok tercih edecek taraf oldum. Çünkü doğru zaman mantığına inanan bir insanım ve hissettiğim gibi yaşama taraftarıyım. Ama tabii ki içerisinde bulunduğumuz endüstri sayısal verileri nitelikten, kaliteden ve verilen emekten daha çok benimseyen bir endüstri. Ve bu sebepten ötürü, az üretken görünmem normal.

 

Yine düne bakıldığında çoğunlukla ‘sert’ olarak tanımlanabilecek şarkılar yaptığının farkında olduğunuzu söylemişsiniz. Her şehrin kendisine farklı ruh halleri ve perspektifler kattığını da eklemişsiniz.

Adana’daki çocukluğumda, ‘90 jenerasyonundan her mcnin bir zamanlar tutkusu olan, battle rap içerikli şarkılar yaparken, İstanbul’da bu farklı bir forma dönüştü. Dediğim gibi farklı müzik janralarında ve disiplinlerinde müzisyenler ile çok fazla çalıştım. Müziğin sonsuzluğu ve içinde bulunduğum ruh hali beni daha sert şarkılar yapmaya itti. Daha agresif tonlarda, daha progressive hatta noisey diyebileceğimiz soundlarda da çok fazla projeler gerçekleştirdim. Müzik bir serüvendir ve zamanında bu kadar sert şarkılar yaparken, şu anda daha sakin, daha basic ve daha müzikal işler ile dinleyicilerin karşısına çıktım. Yani bu benim için bir bakıma öze dönüş oldu. Golden Age zamanlarını, hiphopın gerçekten altın çağı kabul eden birisi olarak bu tarz soundlara tekrar dönmek benim için de mutluluk verici.

Diğer soruya gelecek olursak, hayatımın bir dönemini göçebe olarak yaşadım. Adana dışında müzik anlamında daha çok beslendiğim şehirler İstanbul ve Ankara’ydı. İstanbul’da daha enerjik daha hype dolu yüksek sahneler alırken, Ankara’da müzik ile bir bütün olmayı, orkestra ile çalmayı ve vokalim ile ahenk oluşturmayı öğrendim.

 

 

Albümde en öne çıkan adına yüzlerce şarkı yapılan “İstanbul” oldu kuşkusuz. Peki sizin “İstanbul”unuzun farkı ne, diğerlerinden nasıl ayıralım, nasıl dinleyelim, nasıl kaybolalım içinde?

Benim İstanbul’um dışarıdan gelen birisinin gözü ile bakılacak bir İstanbul ve bu sebepten dolayı olaylara daha gerçekçi yaklaşabiliyorum. Çünkü insan alışkan bir varlıktır ve orada doğan birisi ile dışarıdan gelen bir insanın bakış açısı tabii ki farklıdır. Benim gördüğüm İstanbul, daha objektif bakabildiğim bir İstanbul. Zaten mahalle kültürü ile yetişmiş, samimiyeti, maneviyatı ve paylaşımı hayatında ön plana koymuş bir insan olarak İstanbul gibi kozmopolit, kibirli bir şehri eleştirmeden ve sitem etmeden olamazdı. Tabii ki çok fazla sevdiğim, değer verdiğim insan var İstanbul’da, ilham aldığım ve beslendiğim bir şehirdi ama resmi genel olarak ele aldığımızda bu kısır döngü tartışılmaz bir gerçek benim gözümde.

 

 

Şarkılarınızın kısa tutulmasının da bir sebebi var ki tüketime alışmış dejenere topluma bir tepki niteliğinde demişsiniz. Bunu biraz açalım mı? Az ve öz olarak bıraktığınız bu tat tarzınızın pek alışık olmadığı bir şey sanırım.

Ben müzik yapmaya başladığım günden bu yana tabuları yıkmayı seviyorum. Rap müzik her ne kadar vokal içerikli bir müzik türü olarak görülse de bunun sound olarak da bir bütün şekilde ele alınması taraftarıyım. Bununla alakalı farklı girişimlerim oldu, yapmış olduğum “Bağırsakstep” ya da “Gabriel” ile ortak projemiz olan “GraNerd – MicroInsanity” albümlerinde cut-up vokal dediğimiz, vokalin bir enstrüman gibi duyurma ve sound ile iç içe geçirme tekniği ile yapılmış albümlerdi. Rap müzikteki 16 bar + 4 bar nakarat + 16 bar matematiğini gerek Global Bando’da gerek geçmişteki albümlerimde değiştirme taraftarı oldum.
Söylemime gelecek olursam evet, arkasındayım. Hızlı tüketim çağındayız ve bu dejenerasyonu maalesef beraberinde getiriyor. İnsanların yapılan eserleri özümsemesi ve benimsemesi taraftarıyım. Ve insanların albüm dinleme yetisinin ve duyum eşiğinin, sabrının azaldığını görmekteyim. Bu sebepten dolayı ortak bir paydada buluşacağımız riskli bir stratejiye başvurduk. Ama görüyorum ki kendi albümüm için, bu albümün yüzde yüz dinlendiğini ve yürüttüğümüz stratejinin etkili olduğunu gördüm. Albümleri parça parça yayınlayıp, konsepti bozmaktansa bir bütün olarak sıkmadan insanlara ulaştırabileceğimizi de bu strateji kanıtlamış oldu. En azından başlangıç için, umut verici benim adıma.

 

Albümünüz belli ki pandemi sürecinin birikimi yani siz bir şekilde bu süreçte ürettiniz, peki ya bundan sonrasında neler olacak; bir zaman önce birçok kere sahne aldığınızı öğreniyoruz ki sahneleri özlediniz mi? Orada olmak sizin için nasıl bir duygu, nasıl bir soluk oldu peki? Ve bir de sanırım klip gelecek yakında değil mi?

Evet, bu bir pandemi süreci albümü. Yani ilk kapanmadan iki hafta kadar önce sözlerini yazıp ve kayıtlarını bitirip, yaklaşık 5 ay içerisinde de mix & mastering işlemleri ile son haline getirip Tamar Records’a teslim ettiğim bir albüm. Ikinci soruya gelecek olursam, hız kesmeden üretimlerime devam ediyorum. Hem alternatif sahneden farklı müzisyenler ile hem de kendimce duruşunu ve müziğini sevdiğim mc ve beatmakerlar ile farklı çalışmalarım olacak. Sahneleri tabii ki özledim, dediğim gibi ben sahnelerde geliştirdim kendimi ve tamamen müziğin akışına kapıldığım, kendimi tamamen özgür hissettiğim bir deneyim… orada olmak tarif edilemez bir duygu. Çünkü anı yaşıyorsun ve bir su misali kendini akışa kaptırıyorsun. Sahne eşittir meditasyon benim için.
Evet, İstanbul parçasına klip düşünüyoruz. Bunun senaryo çalışmalarına başladık, yakın zamanda istanbul’a gideceğim ve klip için hazırlıklara başlayacağız. Onun haricinde de elimden geldiğince şarkılara, bir şeyler anlattıracak ve hissettirebilecek klipler çekmeyi düşünüyorum.

 

 

Bir şekilde pop kuşağı büyüyen bir nesiliz ki daha sonrasında rock, alternatif ve birçok müzik gibi hip hop, rap de artık hayatımızda. Yani her yaştan dinleyicinizin olduğunu biliyorum müziğiniz adına bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?Bu tarza son dönemlerde gösterilen bu ilginin sebebi sizce ne?

Bunun sebebi rap müziğin artık pop’un yerini alması yani pop olması. Bu tabii ki omurgasız bir gelişimi de beraberinde getiriyor. Yani rap müzik çok fazla ön plandayken ve bunu bir mc olarak söylüyorum, bu konudan çok şikayetçiyim. Çünkü hiphop kültürü arka plana itilmiş durumda. Hiphop dört elementten meydana gelen bir kültürdür ve ayrıştırılamaz. 2002 UNICEF tarafından bizzat kabul edilen 18 prensipten oluşan HipHop Barış Bildirisi efsanevi kültür elçileri tarafından bizzat imzalanmış ve bu maddeleri araştıran bilir ki, hiphop bir ürün haline getirilemez, içi boşaltılamaz ve ayrıştırılamaz. Artık scratchler duymamamızın, sokağı yansıtan klipler görmememizin ya da bboy veya bgirllere gerekli değeri vermememizin ya da graffiti etkinliklerinin bu kadar az olmasınn sebebi budur. 1972 Bronx’da doğan bu kültür, maalesef birçok kişi tarafından yanlış veya eksik bilinmektedir. Her ne kadar rap müziğin yaygınlaşmasına sevinsem de ben kendimi bir kültür elçisi olarak görmekteyim ve bu konudan rahatsızım.

 

 

Bu yolda en çok kim size ilham verdi, kim müziğiniz üzerinde çok etkiydi?

Tabii ki hiphop kültürünün babaları olarak bilinen Kool Herc, Afrika Bambaataa ve Grandmaster Flash’in verdiği emek ve mücadele ve imkansızlıktan doğan bu kültürün kendisi en büyük ilhamım. Ileriye bakacak olursak, MF DooM, J Dilla, ATCQ, Beak ve Quakers projelerinden tanıdığımız Geoff Barrow ve Madlib… bu liste bu şekilde uzar, gider. Yani kendine has duruşu, vizyonu ve füzyonu olan her müzik emekçisi beni etkileyebilir ve ilham verebilir diyebilirim.

Peki ya müzik dünyasından, özellikle destek aldığınız isimler oldu mu? Bir gün birlikte çalışmayı dilediğiniz, bir ortak projede buluşmayı istediğiniz bir isim var mı bu anlamda?

Destek aldığım çok fazla isim var,çünkü Robonima’yı kurmam ile birlikte bağımsız birçok label ve sanatçı ile iç içeydim. Kimisi beni yapımcı olarak bilse de bir albüm ortaya koymam onları tabii ki heyecanlandırdı. Isim verecek olursam Kod Müzik’in kurucusu olan ve birçok önemli rap albümlerinde (Yeraltı Operasyonu serileri vs) Necati Tüfenk, Karga’dan tanıdığımız Murat Mrt Seçkin, Tayfun Polat, Müzik Hayvanı kurucularından Eray Düzgünsoy, Barış Akpolat, keza Beton Orman kolektifi kurucularından üstadım Da Frogg ve kolektifin tamamı, Hakan Tamar, Bant Mag ekibinden James Hakan Dedeoğlu, Aylin Güngör, Cem Kayıran, Berk Sayan, Hikmet Demirkol, Flow Radyo ekibi, Haydar Kendikendine… bu liste de uzar, gider bu şekilde. Yani görüldüğü üzere yıllar geçmesine rağmen, hala bu insanlar ile organik bir bağ içerisindeyim ve ismini sayamadıklarım da dahil bu vesile ile herkese de çok teşekkür ediyorum. Gerek dostlukları, gerek de destekleri için. Diğer soruya gelecek olursam, çok fazla var. Ama şu anda gündemimde olan Yalnayak ve Netam projelerinden tanıdığımız Damla Temel ile ortak bir proje gerçekleştirdik. Ve yine gündemimde olan, İstanbul’a gittiğimde bunun üzerine projelerimi sunacağım çok değerli dostum ve inanılmaz bir prodüktör olan Taner Yücel ile çalışmayı çok istiyorum ve bu konuda çok heyecanlıyım, kendisine de selam olsun.

 

Peki ya çizginizin, tarzınızın dışında nasıl bir dinleyicisiniz? Nasıl bir playlistiniz oluyor genelde?

Müzik konusunda geniş bir skalaya sahibim. Daha çok unutulan ya da rastlanmamış derinlerdeki müzisyenleri ve müzik soundlarını takip etmeyi severim. Türk Halk Müziği’nden Jazz’a soul’dan Funk’a, Krautrock’tan postpunk’a drum n bass’e kadar keyifle dinlerim ve araştırırım.

 

İlk aldığınız albümü ya da son gittiğiniz konseri anımsıyor musunuz mesela?

Biz kaset neslinden geldiğimiz için, birçok mixtape kasetler elime geçti ama rap müzik bakımından aldığım ilk albüm Nefret’in Meclisi Ala albümü. En son gittiğim konser de Flow Radyo’nun düzenlediği FreeFlow festivali.

 

Uzun bir süre İstanbul’da yaşadın ama şimdi doğup büyüdüğün Adana’dasın, peki orada günlerin müziğin haricinde nasıl geçiyor, nelerdir hayatının diğer renkleri.

Pandemi dolayısıyla günlerim daha çok evde geçiyor. kitap okuyor ve bir türlü izleyemediğim filmleri izlemeye, kendime vakit ayırmaya çalışıyorum. Global Bando’dan da hemen sonra üretmeye başladığım için stüdyoya baya zaman harcıyorum. Vakit buldukça basketbol oynuyor ve arkadaşlarım ile görüşüyorum.

 

Adana’dan devam edecek olursak birçok müzisyen geliyor aklıma oradan yola çıkan ki genellikle rock tabanlı isimler peki keşfetmemiz gereken başka isimler, müzisyenler var mı, kimleri yakalayalım mesela?

Deynekçiler, Maxim, Netam ve Damla Temel, Yekta, Barış Baran şu an aklıma gelen isimler bunlar.

 

Ve son olarak tam da şu anki ruh halinin şarkısını seçmeni istiyorum ki söyleşimizi o şarkı ile noktalandıralım ve sonra yine yine buluşalım.

Gill Scott – Me and The Devil

 

Gramafonia; müzik dünyasında yeni bir isim değil ama benim tanışmam geçtiğimiz günlerde yayınladığı “Global Bando”  isimli albümü ile oldu. Hiphop kültürüne dayalı müziğini farklı soundlar ve janralardan beslenerek geliştiren Gramafonia üstelik yalnız bir MC değil aynı zamanda da, DJ ve prodüktör kimliklerine sahip de bir müzisyen. Tamar Records etiketi ile yayınladığı 8 şarkılık albümünde dinleyici içsel bir yolculuğa çıkıyor ve kendisinden izler bulmakta da gecikmiyor bunun sebebi her zamanki gibi samimiyet, samimiyeti. Zira doğru kullandığımız her zaman uzakta da olsak bir anda yolları yakın kılabilecek birçok şeye sahibiz sosyal medya ortamında, mesela bu şarkılara, mesela ortak diğer paydalara, en başta…

Genel Bakış

0

Kullanıcı Oylaması: 4.88 ( 2 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*