EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Musa Göçmen

Musa Göçmen

Müzik Ekspres bu hafta çok değerli bir müzisyeni; orkestra şefi, besteci ve aranjör Musa Göçmen’i konuk ediyor. Kendisi ile hem söyleşi üzerinde hem de yakında sahne tarafında birlikte olacağımız özel bir heyecan içindeyim. 

Son projesi “Senforock”ta Metallica’dan AC/DC’ye, Deep Purple’dan Queen’e uzanan rock repertuvarını 40 kişilik dev bir senfoni orkestrasıyla yorumluyor müzisyen ve bugüne kadar sahnesinde başta Selda Bağcan, Cahit Berkay gibi efsane isimleri de konuk ettiği özel sahneler gerçekleştiriyor. Senfoni orkestralarının ihtişamını rock müziğin asi ve sarsıcı ruhuyla aynı sahnede buluşturan, ezber bozan bu canlı performans deneyimi 21 Mart’ta AKM sahnesinde ve 26 Mart’ta yeniden Ankara CSO Ada’da dinleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.

Göçmen; Mevlana’nın 800. yılı için bestelediği “Senfonik Sema” eserini yine defalarca seyirciyle buluşturdu. Avrupa’nın önemli rock festivallerinden “Masters of Rock”ın açılışını yaptı. “Göçmen Senfonik” projesi kapsamında Avrupa ve Asya’da konserler verdi. Yurt içi ve yurt dışında beş solo albüm yayımladı; son olarak eserlerini “Göçmen Koleksiyon” albümünde bir araya getirdi. 2011 Japonya depremi sonrası tüm dünya sanatçılarının katılımıyla gerçekleştirilen “SHINE” adlı proje için ülkemizden davet alan tek sanatçı oldu. Müzik yolculuğunun 35. yılı ve aynı hız ve heyecanla yola devam ediyor olması gerçekten kıymetli. ,

Yoğun programına rağmen bize vakit ayırdığı söyleşisinde müziğin birleştirici gücünü ve bir müzisyenin bitmeyen öğrenme yolculuğunu bir kez daha hissettim.  Kendisine ve bizi bir araya getiren sevgili Burcu Sarılar’a da bir kere daha çok teşekkür ederim. Yaşasın müziğin bizi her daim ayakta tutan sihirli enerjisi. Nice buluşacağımız albümlere ve konserlere birlikte.

Kadri Karahan / Editörün Notu

 

 

İnstagram

Youtube

Twitter

 

 

Queen’den Metallica’ya, Deep Purple’dan AC/DC’ye; Cem Karaca’dan Barış Manço’ya uzanan yerli ve yabancı rock klasikleri, SENFOROCK projenizle senfonik bir yorumla yeniden hayat buluyor. Bu projeyi ayrıca konuşmak istiyorum elbette. Ancak sizi yakalamışken ve ilk söyleşimizi gerçekleştiriyorken, biraz da dünden bugüne uzanan yolculuğunuza dönmek istiyorum. Çocuk yaşlarda Askeri Mızıka Okulu’nda başlayan müzik serüveniniz, orduda görev yaptığınız yıllarda besteciliğe ve orkestra şefliğine doğru evriliyor. Yolun en başında, üstelik askeri disiplinin içinde, müzikle kurduğunuz ilişki nasıl şekillendi? O yıllar size neler kattı, nasıl bir karakter ve müzikal yön çizdi?

Benim hikâyem aslında çok erken yaşta başladı. Askeri Mızıka Okulu’na girdiğimde henüz çocuktum. Çocuk yaşta askeri müzik geleneği ile tanıştım.

Sabahın erken saatlerinde başlayan eğitim, saatler süren çalışmalar, birlikte nefes almayı öğrenmek… Orada müzik bir sorumluluktu. Askeri disiplin bana
yalnızca teknik yeterlilik kazandırmadı; karakterimi şekillendirdi. Orada öğrendiğim en önemli şey şuydu: Eğer yüz kişilik bir yapının içindeysen, her nota bir emanettir. O emaneti hakkıyla taşımak zorundasın.

Zamanla çalan bir müzisyen olmaktan öteye geçmek istedim. İçimde söylemek istediğim bir söz vardı. Bestecilik ve orkestra şefliği o noktada hayatıma yön verdi. Orkestra şefliği benim için yalnızca tempo tutmak değil; bir fikri, bir ruhu, bir enerjiyi yönetmek demek. Sahneye çıktığımda yalnızca müziği değil,
kendi içimde bir dünya inşa ediyorum.

 

 

Senfonik eserler bestelemeniz, operalar yazmanız ve pek çok projeye imza atmanız yalnızca Türkiye’de değil, sınırlarımızın ötesinde de büyük bir karşılık buldu. Bu uzun yolculuğa dönüp baktığınızda, kariyerinizde adınızın ilk kez geniş kitlelerce duyulduğu, “ses getiren” ilk çalışma hangisiydi? Dinleyici sizi ilk kez nerede ve nasıl tanıdı? O dönemde yaşadığınız heyecanı bugün hatırladığınızda, o duygu sizde nasıl bir yerde duruyor? Ve bugün… Hâlâ aynı heyecanı taşıyor musunuz? Müziğinizle ilişkiniz zaman içinde nasıl evrildi? Son olarak, sizin için müzik hayatın içinde nasıl bir tanım, nasıl bir anlam taşıyor?

Kariyerimde geniş kitlelerin beni ilk güçlü biçimde fark ettiği dönem, klasik müzikle popüler müziği aynı sahnede buluşturduğum projelerle oldu. O ilk büyük salon doluluklarını, seyircinin ayağa kalkıp dakikalarca alkışladığı anları hiç unutmuyorum. O an şunu hissettim: Cesaret karşılık bulur. İnsan kalbinden gelen bir fikre gerçekten inanıyorsa, o fikir yalnız kalmaz. Bugün hâlâ aynı heyecanı taşıyor muyum? Evet. Ama artık daha derin bir heyecan bu. Eskiden “başarabilecek miyim?” sorusu vardı. Şimdi “ne kadar ileri gidebiliriz?” sorusu var. Müziğimle ilişkim zaman içinde olgunlaştı. Daha sabırlı, daha stratejik ama aynı ölçüde tutkulu bir yere evrildi.

 

Mevlana’nın 800. yılı için bestelediğiniz “Senfonik Sema”, Avrupa’nın en önemli rock festivallerinden Masters of Rock’ın açılış konseri, Göçmen Senfonik projesiyle Avrupa ve Asya’da verdiğiniz konserler… Ayrıca 2011 Japonya depremi sonrası, dünya çapında sanatçıların katılımıyla kaydedilen SHINE projesine Türkiye’den davet edilen tek isim olmanız da kariyerinizin ne kadar uluslararası bir karşılık bulduğunu gösteriyor. Tüm bu başarıları ve farklı coğrafyalarda edindiğiniz deneyimleri düşündüğünüzde, bu yolculuğu nasıl özetlersiniz?  Bir müzisyen olarak böylesine büyük projelerin sorumluluğunu taşımak ve bu ölçekte üretmeye devam etmek sizde nasıl bir disiplin ve ruh hali gerektiriyor?

Mevlana’nın 800. yılı için bestelediğim Senfonik Sema, Avrupa’nın en büyük rock festivallerinden Masters of Rock’ın açılış konseri, Göçmen Senfonik ile farklı coğrafyalarda verdiğimiz konserler ve Japonya depremi sonrası dünya  sanatçılarıyla kaydedilen SHINE projesine Türkiye’den davet edilen tek isim olmam… Bunların her biri bana şunu gösterdi: Eğer kökün sağlam ise dünyanın her yerinde karşılık bulursun. Anadolu’nun sesini evrensel bir formda anlatabildiğinizde sınırlar ortadan kalkıyor.

Bu büyüklükte projeler üretmek romantik bir süreç değil; ciddi bir disiplin gerektiriyor. İlham bir kıvılcımdır ama o kıvılcımı yangına dönüştürmek emek istiyor. Orkestrasyon, prova planları, sahne tasarımı, teknik ekip, kayıt süreçleri… Bazen kendimi bir şeften çok bir mimar gibi hissediyorum. Kurguladığın her müzik taşı yepyeni dünyaları inşa ediyor.

 

 

Bu süreç içinde hayata geçen albümleriniz de oldu. Kimisinde Anadolu ezgilerini çağdaş tınılarla harmanladınız, kimisinde modern elektronik ve senfonik öğeleri yan yana getirdiniz. Orkestral ve oda müziği için yazılmış bestelerden caz tınılarına kadar da geniş bir yelpaze içinde buluştu notala Albümlerinizin her biri farklı bir dönemi temsil ediyor diyebilir miyiz? Sizce müzikal yolculuğunuz kaç evreye ayrılır? Yine Bir albüm fikri sizde nasıl doğar; önce tema mı gelir, yoksa besteler mi birikir?

Albümlerime baktığımda her birinin ayrı bir dönemi temsil ettiğini söyleyebilirim. Ben müzikal yolculuğumu üç evreye ayırıyorum: Öğrenme ve disiplin dönemi. Cesaret ve keşif dönemi. Ve bugün içinde bulunduğum vizyonu büyütme dönemi. Artık tek tek eserler değil, bütünsel düşler kuruyorum.

 

 

Peki yine buradan devam edecek olursak albüm yaparken sizi en çok zorlayan taraf en çok hangisi olur? Kompozisyon mu, orkestrasyon mu, kayıt süreci mi? Albümlerinizde dinleyicinin en çok kaçırdığı ama sizin çok önemsediğiniz detaylar neler? Buradan da “Senforock” projesine yol alalım. 2024 yılında “Derdim Çoktur”  single olarak karşımıza çıktı. Bir THM çalışmasını rock ve orkestral bir sürece taşımak nasıl bir süreçti? Özümüzün evrensellikle bu buluşması nasıl bir hassasiyet gerektiriyor?

Bir albüm fikri bazen bir temayla doğar, bazen biriken besteler kendi hikâyesini anlatmak ister. En zorlayıcı taraf genelde orkestrasyon ve kayıt sürecidir.

Hayalinizde duyduğunuz sesle stüdyodan çıkan ses arasında bir köprü kurmanız gerekir. Dinleyicinin etkilenmesini sağlayacak en çok önemsediğim detay ise katmanlardır. Arka plandaki bir viyola yürüyüşü ya da nefeslilerde gizli bir karşı melodi… O küçük dokunuşlar eserin ruhunu belirler.

 

ve şimdi bu proje sahnelere de taşınıyor ve şubat ayı içinde Ankara ve İstanbul konserlerinizde dinleyicinizi büyük bir buluşmaya davet ediyorsunuz. Bu sahne projesinin ilk adımı nasıl atıldı, nasıl bir hazırlık süreci başladı devamında ve orada dinleyiciyi nasıl bir deneyim bekleyecek ve ilerleyen zamanda baktığımızda kariyerinizde nasıl bir yerde duracak? Teknik olarak böyle bir konsere hazırlanmanın süreci nasıl özetlenir?

“Senforock” ise benim için yalnızca bir proje değil; bir manifesto. Rock enerjisi ile senfonik disiplini eşit bir zeminde buluşturmak istedim. Ne rock orkestraya eşlik etsin, ne orkestra rock’a fon olsun. İkisi de aynı gücü taşısın istedim. Özünü koruyup formunu dönüştürmek… İşte mesele bu.

 

Sahne üzerinde rock enerjisiyle senfonik disiplinin dengesi nasıl yakaladınız peki ve yine  iki farklı dinleyici kitlesi aynı salonda buluşacak peki ortak duygu size göre kendini nasıl hissettirecek. Siz dışarıdan bakıyor olsaydınız bu konserin en heyecanlı yanı ne olurdu? Türkiye’de senfonik projelerin geleceği adına bu proje nasıl bir yerde duracak; nasıl anımsanacak bittiğinde ve yıllar geçtiğinde?

Önümüzdeki günlerde Ankara ve İstanbul’da sahneleyeceğimiz konserlerde dinleyiciyi yalnızca bir konser değil, bir deneyim bekliyor. Sahne tasarımı, ışık dramaturjisi, orkestranın konumlanışı, rock grubunun enerjisi… Hepsi dramatik bir akışa göre kurgulandı. Teknik olarak bu tür bir projede yüzlerce sayfalık partisyon, haftalar süren prova, ses mühendisliği, ışık tasarımı ve ciddi bir ekip koordinasyonu var. Ama sahneye çıktığınızda bütün o matematik tek bir duyguya dönüşür: Enerji.

Rock dinleyicisi ile klasik müzik dinleyicisi aynı salonda buluştuğunda ortaya çıkan ortak duygu aslında çok net: coşku. Müzik insanı ayrıştırmaz; doğru anlatıldığında birleştirir. Dışarıdan baksaydım bu konserin en heyecanlı yanı şu olurdu: Burada büyük bir sevgi var ve bu sevgi coşkuyu zirveye taşıyor.

Türkiye’de senfonik projelerin geleceği açısından “Senforock” önemli bir eşik  olacak. Yalnızca bir konser serisi olarak değil, senfonik orkestraya yepyeni bir bakış açısı. Senfonik orkestraların sadece klasik müzik çalmanın çok ötesinde olduğunu yıllardır ispatladı. Ve evet, kayıt altına alınması ve canlı albüm olarak yayımlanması gündemimizde. Çünkü bazı projeler yalnızca o gece yaşanmak için değil, arşivde kalmak için üretilir.

 

Bu konserlerin kayıt altına alınması ya da ileride bir canlı albüm / arşiv projesi olarak yayınlanması gündemde mi? Dinleyici olarak bu büyük emeği yıllar sonra da hatırlamak, arşivimizde saklamak isteriz elbette. Buradan biraz daha kişisel bir yere geçmek isterim. Siz bir dinleyici olarak müzikal yolculuğunuz boyunca en çok kimlerden beslendiniz? Hangi sanatçılar ya da hangi türler sizin için ilham kaynağı oldu? Kariyerinizde “hep ayrı bir yerde durur” dediğiniz müzisyenler kimlerdi? Bir gün projelerinizde yan yana gelmeyi çok arzuladığınız, birlikte üretmeyi, sahnede olmayı hayal ettiğiniz isimler var mı?

Kişisel olarak beslendiğim isimlere gelirsek… Hem Anadolu’nun ozanlarından hem de dünya rock sahnesinden ilham aldım. Barış Manço’nun vizyonu, Cem Karaca’nın duruşu, Neşet Ertaş’ın samimiyeti; Queen’in teatral gücü, Metallica’nın disiplini, Deep Purple’ın senfonik cesareti… Hepsi bende bir iz bıraktı.

Hayalimde birlikte üretmek istediğim isimler elbette var. Ama benim için asıl mesele isim değil, vizyon. Aynı heyecanı, aynı cesareti paylaşabileceğim her sanatçıyla sahnede olmak isterim.

Son olarak şunu söyleyebilirim: Müzik benim için bir meslek değil, bir yaşam biçimi. Nefes almak gibi. Ve sahneye her çıktığımda içimden geçen tek cümle şu oluyor: Bizim dünyamız sahne ve iyi ki sahnedeyiz.

 

 

 

Müzik Ekspres bu hafta çok değerli bir müzisyeni; orkestra şefi, besteci ve aranjör Musa Göçmen’i konuk ediyor. Kendisi ile hem söyleşi üzerinde hem de yakında sahne tarafında birlikte olacağımız özel bir heyecan içindeyim.  Son projesi “Senforock”ta Metallica’dan AC/DC’ye, Deep Purple’dan Queen’e uzanan rock repertuvarını 40 kişilik dev bir senfoni orkestrasıyla yorumluyor müzisyen ve bugüne kadar sahnesinde başta Selda Bağcan, Cahit Berkay gibi efsane isimleri de konuk ettiği özel sahneler gerçekleştiriyor. Senfoni orkestralarının ihtişamını rock müziğin asi ve sarsıcı ruhuyla aynı sahnede buluşturan, ezber bozan bu canlı performans deneyimi 21 Mart’ta AKM sahnesinde ve 26 Mart’ta yeniden Ankara CSO Ada’da dinleyiciyle…

Genel Bakış

0

Kullanıcı Oylaması: 4.64 ( 3 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*