EDİTÖRDEN

Oya

Bu yılın ilk günlerinden bu yana “Haftanın Söyleşisi” hız kessin istemiyorum ve kalbime iyi gelen tüm güzel şarkıların değerli imzalarının kapılarını çalmaya devam ediyorum. Bu süreç boyunca bir uçtan bir uca (rotalar gereği mecazi elbette) ya da bir tarzdan bir tarza sürüklensem de  yorulmuyorum ve nerede olursak olalım birbirimizi bulmanın, tanışmanın ve uzun uzun konuşabilmenin heyecanını yaşıyorum. Yolumuz bu kez Londra’ya düşüyor ve önceki küçük sohbetlerimizi uzun uzun tamamlamak istiyorum sevgili Oya (Oğuz) ile.

Geçen ay içinde hayata geçen EP çalışması “Eşik” açılış şarkısı “Kuytu” ile kapımı öyle bir heyecanla çalıyor ki aynı zamanda listemde direk bir numaraya yerleşiyor. Bilirsiniz ki o listeye her şarkı değil sadece içimi titreten şarkılar dahil oluyor ve onlar kesinlikle zamansız, bir ömür dinlenecekler hanesine ekleniyor.  Devamında şu cümleleri kuruyorum albüm için: Müzisyen;  Abartıdan uzak, anlatıya dayalı ve zamansız bir ifade dili üzerine kurulu bu şarkılar ifade edildiği gibi, yüksek sesle iddia etmekten çok, dinleyenin yanına oturup sakin ama dürüst bir konuşma kurmayı tercih ediyor.

Üretimlerini Londra’dan sürdüren Oya Oğuz, burada Onur Özçelik ile birlikte kurduğu Panda Production London çatısı altında hem kendi sanat çizgisini geliştirmeye hem de müzik, ses ve görsel anlatının bir araya geldiği bağımsız üretimlere alan açmaya devam ederken gerçekleştirdiğimiz söyleşi içinde bir kahve molası sevgili Onur’u da ağırlıyorum. Kendisinin de dünden bugüne önemli bir müzik yolculuğu var ki onu da bir başka söyleşiye saklıyorum belki de ve kendisine de ayrıca bir kere daha sevgilerimizi yolluyorum.

Üç şarkılık bir yolculuk ve beraberinde yayınladığı diğer yayında olan şarkıları ile tamamlıyoruz söyleşimizi. Devamında neler olacak heyecanla beklerken bir şekilde heyecanımın yüksek olduğunu biliyorum ve bu yıl onun yılı olsun istiyorum yani kalbi ile hak edenlerin, güneşe inananların ve aynı gökyüzüne bakanların. Sevgili Oya; ilk fırsatta bir araya gelip kaldığımız yerden devam etmeyi dilerken bir teşekkürüm de sevgili Gizem’e (Ertürk) gitsin istiyorum, kendisinin hep güzel işlerle, projelerle kapımı çalmasını seviyorum. O halde hala yolunuz kesişmediyse Oya’nın güçlü sesine gelin birlikte kulak verelim ve uzağına bir dost olalım.

Kadri Karahan / Editörün Notu

 

 

İnstagram

Youtube

 

Yayınladığınız ilk albüm (EP) çalışmanız Eşik vesilesiyle yolumuz kesişti ve üzerine uzun uzun konuşmak; elbette bu sürecin en başına da dönmek ve sizi daha yakından tanımak istiyorum. O her şeyin başladığı ilk güne, hafızalarda en eskiye gidelim mi hemen başta? Müziğin artık hayatınızın bir parçası olacağını hissettiğiniz o ilk güne… Müzik size ne zaman “tamam, hadi yola çıkalım” dedi?

Buna tek bir gün ya da tek bir an demek zor ama çocukluğumdan kalan, hâlâ gülümseyerek hatırladığım küçük bir anı var: Bir arkadaşımla kendimize tuhaf bir totem uydurmuştuk: Güneşe bakabildiğimiz kadar uzun bakıp dileğimizi söyleyecektik. Ben hiç tereddüt etmeden “Bir gün bir şarkı yazayım” demiştim.

Yıllar sonra gözümle ilgili bir rahatsızlık sebebiyle doktora gittiğimde, güneşe uzun süre bakmanın etkisi olabileceğini duyunca içimden “Çocuk aklıyla dileği biraz fazla sahiplenmişim galiba” diye gülmüştüm. Sanırım o yaşta, farkında olmadan oldukça güçlü bir manifest yapmışım.

Hayat beni planlamadığım yollardan geçirdi. Erken yaşta gelen sorumluluklar ve bazı kayıplarla birlikte uzun bir süre yönü ben belirlemedim; hayat beni yönlendirdi. Ama müzik hep içimdeydi, hiç kaybolmadı.

Bir noktada müzik benim için sadece içimde taşıdığım bir şey olmaktan çıktı ve gerçek bir ihtiyaca dönüştü. Hayatıma müzik üzerinden yön vermeye başladıkça, zihinsel olarak da kendimi daha dengede ve daha iyi hissettiğimi fark ettim. Bu süreçte müzik, sadece bir üretim alanı değil; beni toparlayan ve iyileştiren bir alan hâline geldi. Konservatuvara girme kararı da tam olarak böyle belirdi.

 

 

Devamında ülkemizde çeşitli üniversitelerde konservatuar temelli eğitimlere başladınız ve bir anda rotanız da değişti, Londra’ya uzandı. Orada ilk adımlar nasıl atıldı, bu yolculuk nasıl şekillendi? Bu süreç size nasıl bir geçiş, dönüşüm ve değişim hissi sundu? Bir müzisyen olarak sesinizi başka bir coğrafyaya taşımak size neler kattı; sanırım albüm çalışması da orada başladı değil mi?

Konservatuvar yolculuğum Türkiye’de başladı ve farklı şehirlerde, farklı dönemlerden geçerek şekillendi. Bu süreç sadece müzikal değil, kişisel olarak da beni dönüştüren bir yolculuktu; hayatın oldukça zorlayıcı dönemlerinde eğitimi sürdürmek benim için bir tür tutunma alanı oldu.

Londra’ya uzanan yol ise bu birikimin üzerine yeni bir katman ekledi. Burada sesimi başka bir coğrafyada var etmeyi öğrenmek, onu yeniden tanımlamak anlamına gelmedi; aksine, daha sade, daha farkında bir yerden duymamı sağladı. Şehir, dinlemeyi merkeze alan müzik kültürüyle vokal yaklaşımımı ve müzikle kurduğum ilişkiyi derinleştirdi.

Bu geçiş bana, sesi bir “gösteri” aracı olmaktan çok, temas edilen bir alan olarak düşünmeyi öğretti. Farklı bir coğrafyada üretmek, sesimin sınırlarını genişletmekten ziyade, özüne daha yakın durabilmeme imkân tanıdı.

 

 

Şarkılarınızda Onur Özçelik ismiyle karşılaşıyoruz. Yayınlanan üç şarkı, yıllar içinde şekillenen bir müzikal dilin bir anda görünür hâle gelmesi gibi adeta hayatımıza dahil oluyor. Bu vesileyle biraz yolunuzun nasıl kesiştiğini ve “hadi üretelim” dediğiniz sürece gelelim. Nerede, nasıl yola çıkıldı sevgili Oya? Biraz da sözü Onur’a bırakabilir miyiz?

Onur’la yolumuz yaklaşık yedi yıl önce bir stüdyoda kesişti. İlk andan itibaren aramızda çok doğal bir uyum oluştu ve o günden beri birlikte üretiyoruz. Bu süreç benim için hiçbir zaman sakin bir rutin olmadı; şarkılar yazıldıkça içimde büyük bir heyecan ve tutku doğuyor. Yeni bir şarkı çıktığında yerimde duramıyorum, büyük bir coşkuyla Onur’un yanına gidiyorum. Şarkılar bende böyle bir sevinç ve canlılık yaratıyor.

Onur’un en kıymetli tarafı, bu heyecanı çok iyi duyması. Şarkıyı yönlendirmeye çalışmadan, onun ruhunu incitmeden, içinden gelen ihtiyacı anlayarak ele alıyor. Bu yaklaşım her defasında beni şaşırtan ve çok mutlu eden bir üretim süreci yaratıyor.

Aramızda güçlü bir sezgisel uyum var; hem müzikal hem insani olarak… Eşik’te duyulan dil, bir anda ortaya çıkmış bir şey değil. Yıllar içinde birlikte üreterek, bu ortak heyecan ve güvenle şekillenen bir müzikal ilişkinin doğal sonucu.

Bir de şunu eklemek isterim: Onur, benim için sadece birlikte ürettiğim biri olmadı; aynı zamanda beni sahneyle ilişkim konusunda da cesaretlendiren kişi oldu. Uzun süre şarkı yazarlığı ve bestecilik benim için daha ön plandaydı; sahne fikrine çok da yakın değildim, hatta açıkçası başta hiç istemiyordum. Ama zamanla, özellikle Onur’un yaklaşımıyla, sahnenin de bu anlatının doğal bir parçası olabileceğini fark ettim. Çok yeni sayılır ama artık sahnede olmayı seviyorum; hatta giderek daha çok benimsiyorum.

Bu yüzden bu birliktelik benim için çok kıymetli. Sözü burada memnuniyetle Onur’a bırakırım.

 

Onur Özçelik:

Yayınladığımız üç şarkı, uzun soluklu bu yolculuğun yalnızca ilk merhabası. Oya’nın şarkılarıyla ilk karşılaştığımda, o dolaylı ve metaforik anlatımın ardında katmanlı bir duygu vardı; dinlediğim şey sadece bir şarkı değil, tamamlanmayı bekleyen bir dünyaydı. Uzun süredir prodüksiyon yapmama rağmen daha önce çok karşılaşmadığım bir doku dikkatimi çekti. Kendi albümüm gibi sahiplenmem de bu noktada başladı; korunması ve doğru bir dille hayat bulması gereken bir ruh vardı.

Oya ile çalışırken temel prensibimiz hep aynı oldu: şarkının kendi ruhuna saygı duymak. Her parçayı, sanki kendi karakteri ve ihtiyaçları olan canlı bir varlık gibi ele aldık.

Arkada, farklı tarzlara açılan, farklı duygusal iklimler barındıran ve hazırda bekleyen iki albümlük bir birikim var. Her biri kendi içinde tutarlı ama birbirinden özgün. Zamanla hepsinin aynı kaynaktan, aynı samimiyetle aktığını; ama her birinin kendi dilini bulduğunu görmek bu işin en heyecan verici yanı. Bu süreç benim için sadece bir prodüksiyon değil, gerçek bir keşif yolculuğu.

 

 

Albüm bizi “Kuytu” ile karşılıyor. Dinlerken şu cümleleri kuruyorum: Bu kuytu, sanki anılarınızda hep var olan, bildiğiniz bir atmosfer. Biraz karanlık, biraz kırılgan bir karşılama ve aynı zamanda bir sığınma hâli bırakıyor. Uzun bir hikâyenin özünü duymuş olmak gibi… Bir yılın henüz ilk günlerinde kalbimi bu kadar çarpacak bir şarkıya hazır değilken, nasıl oluyor da bu kadar çarpıyor? Hikâyesi nedir, hikâyeniz nedir; beraber gökyüzüne bir yaş bırakabilir miyiz burada?

Kuytu’nun hikâyesi bir olaydan çok bir hâl. Uzun süre içimde duran, adı konmamış bir yere ait. İnsan bazen yaşadıklarını anlatmak istemez; sadece biraz geri çekilmek, sesini alçaltmak, kendine bir köşe bulmak ister. Kuytu o köşeden çıktı.

Benim hikâyem de oraya denk düşüyor aslında. Hayatı yüksek sesle yaşamayan, daha çok dinleyerek, durarak, içinden geçerek var olan bir yerden… O yüzden bu şarkı bağırmıyor. Karanlığı dramatize etmiyor. Sadece orada duruyor.

Hazır olmadığın bir anda çarpmasının sebebi belki de bu. Çünkü Kuytu’nun yaptığı bir şey anlatmak değil; hatırlatmak. Kendi içindeki o tanıdık alanı, sığınılacak yeri fısıldıyor.

Hikâye bende başlamış olabilir ama orada kalmıyor. Dinleyenin kalbinde, o tanıdıklık hissinde tamamlanıyor. Gökyüzüne bırakılan o yaş da belki tam olarak bu yüzden ortak oluyor.

Kağıt, kalem ve notaların bazen insanın fark etmeden işin başına geçtiğini söylüyorsunuz. Benzer duygularla hayata geçirdiğim şarkılar olduğu için sizi anlamakta zorlanmıyorum. Ama bunun altında bir kırılganlık, bir hassasiyet de hissediyorum. Buna rağmen üç şarkınızda bana bir güç veriyor sesiniz. Bunun sebebini, bu eserlerin üreticisi olarak size sorsam; hayatın şarkıları size nasıl geçer? Sizin şarkılarınız dinleyiciye nasıl geçmeli? Kimler bu şarkıların duygu ortağı olmalı?

Ben şarkıları çoğu zaman bilinçli bir kararla değil, içimde biriken bir hâlin artık kendine yer aramasıyla yazıyorum. Bazen bir duygu, bazen tek bir cümle ya da bedende kalan bir ağırlık, sessizce beni yazmaya itiyor. O anlarda kağıt, kalem ya da notalar gerçekten devralıyor işi.

Bu yüzden şarkılarımın çıkış noktası çoğunlukla kırılgan yerler oluyor; ama orada kalmıyorlar. Dinleyiciye güç veren şeyin, bu şarkıların acıyı inkâr etmemesi ama ona teslim de olmaması olduğunu düşünüyorum. Sözlerde yanmak var ama yok olmak yok. Keder var ama kendini silmek yok. Hep bir “buradayım” hâli var.

Sesle kurduğum ilişki de buradan besleniyor. Gücün sesi yükseltmekten değil, duygunun içinde sakin kalabilmekten geldiğine inanıyorum. Bağırmadan, bastırmadan… Ses de şarkılar gibi, yarayı kapatmak için değil, onunla birlikte yürüyebilmek için var.

Ben şarkılarımın dinleyiciye bir şey öğretmek ya da doğrudan iyileştirmek için değil; eşlik edebilmek için geçmesini istiyorum. Kendi içinden geçenle yüzleşmeye cesaret edenlerin, kırılganlığı bir zayıflık değil bir geçiş hâli olarak görebilenlerin bu şarkılarla daha güçlü bir bağ kurduğunu hissediyorum.

 

 

Dinleyiciyle kurulan bağ biraz da samimiyet sanırım. “İki Cihanda” da böyle bir şarkı. Ayakları yere basan, belki de iç yalnızlığımızın kocaman bir çığlığı gibi. Bu şarkıyla birlikte müziğe yaklaşımınızı tek bir türle sınırlandırmadığınızı da görüyorum. Bir yanda kabullenilmiş ruh hâllerini müziğin iyileştirici tarafında hissederken, diğer yanda içsel bir isyana dönüşmesine de tanık oluyoruz. Sözle müzik arasındaki bu dengeli ilişki nasıl dağılmadan, tek bir ruh ve beden hâlinde tamamlanıyor?

“İki Cihanda”yı bana yazdıran şey net duygular değil; aksine, aynı anda birden fazla hâlin bir arada var olabilmesiydi. İnsan bazen güçlü görünürken içeride dağınık olabilir ya da her şeyi kabullenmiş gibi dururken hâlâ itiraz eden bir taraf taşır. Bu şarkı tam olarak o arada kalmışlık hâlinden doğdu.

Müzikal olarak da benzer bir yerden ilerledim. Tek bir türe ya da tek bir duyguya tutunmak istemedim. Şarkının ihtiyacı neyse, müziğin de oraya doğru akmasına izin verdim. Sakinlik, iyileşme ya da isyan gibi hâller birbirini dışlayan şeyler değil; çoğu zaman aynı anda var oluyorlar. “İki Cihanda”da bu karşıtlıkları ayırmak yerine, yan yana durmalarına alan açtım.

Sözle müzik arasındaki ilişkiyi de bu yüzden çok kontrollü kurmamaya çalıştım. Ne söz müziği sırtlandı ne de müzik sözü bastırdı. İkisi de aynı duygunun farklı yüzleri gibi hareket etti. Belki de bu yüzden şarkı, net bir cevap vermekten çok, dinleyicinin kendi hâliyle temas etmesine izin veren bir yer açıyor.

Benim için “İki Cihanda”, tamamlanmış bir cümleden ziyade, açık bırakılmış bir duygu hâli. Dinleyicinin kendi içinden geçenle orada buluşabilmesi de biraz bu açıklıktan geliyor.

 

 

Bu iki çarpıcı şarkının ardından “Hadi Aman”a geldiğimizde derinden tuttuğum nefesi yavaşça bırakıyorum. Daha tanıdık, daha akışkan bir vazgeçiş hissi var. “Aman” hâllerinin üzerimizdeki yaman tavrına düşen bu ters köşe hâli biraz anlatır mısınız? Oya şarkılarında kendini biraz bıraksın, kendini bizim yerimize koysun… Bu şarkıya nasıl eşlik eder, nasıl sığınırdı?

Hadi Aman benim için vazgeçmekten çok, yükü yere bırakmak gibi. Direnmekten yorulduktan sonra gelen bir yumuşama hâli. Bir şeyleri zorla taşımamayı, akışına bırakmayı seçtiğim bir yerden çıktı.

Oya bu şarkıda kendini dinlerdi. Acele etmeden, karar vermeye çalışmadan… Şarkıya eşlik ederken büyük cümleler kurmazdı; belki sadece nefesini serbest bırakırdı. Hadi Aman’da sığınılan yer, kabullenişin kendisi. Her şeyin çözüldüğü bir nokta değil; ama insanın kendine biraz daha az sert davrandığı bir durak.

 

 

Farklı dönemlerde dizi ve film projelerinde de çalıştığınızı öğreniyoruz. Kendi kanalınızda farklı dillerde, türlerde ve formlarda eserlerinizi de dinledim. Bu albüm yokken nerelerde karşılaşmış olabiliriz? Dinleyici sizi ilk nerede yakalamış, ilk bağ nerede kurulmuş olabilir ve o dönemlerin heyecanı nasıldı?

Albümden önce farklı yerlerde, farklı biçimlerde karşılaşmış olabiliriz. Dizi ve film projelerinde yazdığım, bestelediğim ve seslendirdiğim şarkılar vardı. Yine Onur’la birlikte kurduğumuz Efsoon projesinde yorumladığımız, farklı dillerde ve türlerde, etnik dokusu güçlü eserler de bu yolculuğun parçalarıydı.

O dönemlerde bağ daha sessiz kuruluyordu. Bir şarkıya denk gelmek, bir sahnede duyulan melodi ya da bir cover… Temaslar küçük ama çok sahiciydi. Birilerinin “bu ses bana tanıdık geldi” demesi benim için her zaman büyük bir heyecan oldu.

Şimdi iki ayrı yolculuk kendi zamanında olgunlaşıyor. Bir tarafta kendi bestelerim, diğer tarafta Efsoon’un yeni albümü var. İlk albüm Yade’den çok daha farklı bir sound ve yaklaşımla geliyor bu kez; dünya müziği dokusunda, geleneksel melodilerin çağdaş bir dille buluştuğu bir yerden. İki albüm ayrı dünyalara ait ama aynı yerden besleniyor: Acele etmeden, sesin ve hikâyenin kendi yolunu bulmasına izin vererek.

 

 

Tam bugüne dönecekken bu üç şarkıya dair sorularımın bitmediğini fark ediyorum. Gelen tepkileri biraz konuşalım isterim. Bu şarkıları dinler dinlemez yazmak ve paylaşmak istedim; eminim birçok kişi de benimle aynı şekilde hissetti. Neler duydunuz, neler biriktirdiniz? Devamı için bizi neler bekliyor; süreciniz nasıl bir akışta ilerliyor?

“Kuytu”benim için zaten çok özel bir yerdeydi. Sessiz ama güçlü bir çekirdeği olduğunu biliyordum; yola ilk bu şarkıyla çıkmamın sebebi de buydu.

Şarkıyı ve hikâyemi bilen insanlar için çok duygusal bir karşılık oldu. İlk hafta benim için oldukça yoğundu; çok fazla mesaj, çok fazla gözyaşı ???? Dinleyenlerin bu şarkıyla derin bir bağ kurduklarını ve tekrar tekrar dinlemekten kendilerini alıkoyamadıklarını söylemeleri beni gerçekten etkiledi.

Bu süreç bana zamanın etkisini de net bir şekilde hissettirdi. Geçenlerde Onur’la yeni albüm için şarkı seçerken gülerek, “Bu şarkıları yayımlamam o kadar uzun sürdü ki, ben artık o şarkıları yazan kişi değilim,” dedim çok güldük :)

Şu an sözleri ve müzikleri bana ait en az iki, hatta üç albümlük bir repertuvar hazır bekliyor. Birçoğunun prodüksiyonu tamamlandı, bazıları ise aranjman aşamasının sonuna yaklaşıyor. Eşik’le bu kapıyı açtım. Londra’da aldığım vokal eğitimiyle birlikte başka bir yere evrilen şarkılar yazmaya başladım; beslendikçe ve değiştikçe müziğim de doğal olarak dönüşüyor.

İçimde güçlü bir paylaşma isteği ve heyecanı var. Kendimi biraz frenlemem gerektiğini biliyorum ama ne kadar başarırım emin değilim ???? Bildiğim tek şey şu: Bu akış durmayacak; ben onun hızını değil, yönünü korumaya çalışıyorum.

 

 

Dünden bugüne kimler sizi müzikleriyle iyileştirdi, yol arkadaşı oldu? Hayatın hangi duraklarında kimlerle karşılaştınız? Bugünlerde yayımlanan işlere ve müzik akışına yetişebiliyor musunuz? Olmazsa olmaz dinleyiciniz olan isimler kimler? Bir gün için söylemek istediğiniz bir şarkı ya da çalışmak istediğiniz biri var mı? En büyük hayaliniz nedir, evrenden bundan sonrası için ne bekliyorsunuz?

İlkokul birinci sınıftayken, neredeyse her sabah TRT yayın akışında okula gitmeden önce denk geldiğim bir Zeki Müren şarkısı olurdu. İlk starım oydu. O yaşta bir çocuk için büyük duygular taşıyordum sanırım. O yaşta bile beni derinden etkilerdi; sanki içimde çok erken bir yer açmıştı.

Zamanla bu bağ türkülerle ve anlatı dili güçlü işler üzerinden devam etti. Daha çok küçük yaşlardayken Erkan Oğur dinleyip hüzünlenerek ağladığımı hatırlıyorum. Yaşıtlarımın bambaşka şeyler dinlediği bir dönemde, o müziğin içindeki duyguyla bu kadar erken temas etmek belki de beni ben yapan şeylerden biriydi. Ezginin Günlüğü, Kardeş Türküler… Bunlar sadece dinlediğim müzisyenler değil; hayatın farklı duraklarında bana eşlik eden yol arkadaşları oldu. Türk müziğinin taşıdığı o özel frekans hâlâ müzikal merkezimin önemli bir parçası.

Bugünlerde caz vokal eğitimiyle birlikte başka bir dünyayı keşfediyorum. Ella Fitzgerald, Sarah Vaughan, Betty Carter… Sadece sesleri değil; müzikle kurdukları özgür ilişki ve sahnedeki varoluş hâlleri beni çok besliyor.

Her yeni çıkan işe, her akışa yetişebildiğimi söyleyemem; zaten yetişmeye çalışmıyorum. Bana iyi gelen, beni besleyen sesleri ayıklamayı tercih ediyorum. Müziği bir tüketim hızında değil, temas hâlinde dinlemeyi seviyorum.

En büyük hayalim bu yolculuğun devam etmesi. İçimdeki hevesin ve coşkunun canlı kalması; kalabalık olmak zorunda olmayan ama gerçek bir dinleyiciyle derin bağlar kurabildiğim bir üretim çizgisinin büyüyerek sürmesi.

 

 

Müziğin içindeki sizi dinledik; şimdi biraz da sustuğu yerden tanıyalım. Hayatınızın renkleri, olmazsa olmazlarınız neler? Belki yazarlarınız, yönetmenleriniz; dünyanızın diğer enerjileri ve kederleri… Biraz iç dökelim ve bugüne odaklanalım: Günler nasıl geçiyor? Müzisyen kimliğinin dışında Oya hayatını nasıl tamamlıyor?

Hayatımın renkleri ve olmazsa olmazları en başta insanlarım; sevdiğim, güvendiğim ve kendi çemberimde tuttuğum o küçük ama gerçek bağlar. Dünya bazen ağır bir yer ama insanlarla kurulan temas, birlikte var olabilme hâli hayatı benim için anlamlı kılıyor. Sanırım beni ayakta tutan da tam olarak o bağların kendisi.

Günlerim Londra’da daha sakin akıyor. Hayatım boyunca çok alışık olmadığım bir tempo bu; başta zorlandım ama zamanla bu sakinliğin bana düşünmek, öğrenmek ve beslenmek için alan açtığını fark ettim.

Kelimelerle ilişkim çocukluğa dayanıyor. Ben daha çok küçükken, babamın ablalarım için açtığı bir iş yerinde uzun vakitler geçirmek zorunda kaldığım bir dönem vardı. Ablalarım dershaneye giderdi, ben iş yerinde kalırdım ???? Ablama şimdiki eşi tarafından hediye gönderilen koli koli aşk romanlarını, çok sıkıldığım için başlayıp neredeyse nefessiz okuyarak bitirirdim. Geriye dönüp baktığımda, kelimelerle kurduğum bağın köklerinden birinin tam da orada atıldığını görüyorum.

Bugün okuma ve odaklanma ritmim farklı. Dikkatle ilgili bir nöroçeşitlilikle yaşıyorum; bu da okuma biçimimi zamanla yeniden tanımlamama neden oldu. Ama bu durum sezgiyle ve müzikle kurduğum ilişkiyi de derinleştirdi. İhsan Oktay Anar’ın dünyası bende hâlâ çok özel bir yerde; özellikle Suskunlar’ın musikiyle örülü, katmanlı dili beni derinden etkilemişti.

Son zamanlarda Oliver Sacks’ın Gratitude kitabı (Benim Periyodik Tablom) başucumda. Ölümünden sonra yayımlanan bu son dönem metinlerinde, Sacks’ın yaşamla bağını koparmadan üretmeye devam eden yaklaşımı ve şükran duygusunu merkeze alan bakışı beni çok etkiliyor. Ölümle yüzleşirken bile merakını ve üretme arzusunu koruyan bir zihnin tanıklığı gibi. Bir insanın hayatının sonuna yaklaşırken neyi seçtiği, neyle barıştığı ve nasıl anlam kurduğu üzerine daha bilinçli düşündüğüm bir dönemden geçiyorum. Aslında bu kitap benim için sessiz bir yaşam manifestosu gibi; yüksek sesle öğüt veren değil, sadece yönü hatırlatan bir pusula.

Film tarafında da benzer bir hâlim var. Çok sık izleyemiyorum çünkü odaklanmakta zorlanabiliyorum. Ama Tim Burton’ın karanlık ama masalsı dünyası beni her zaman derinden etkilemiştir.

Gezmeye, öğrenmeye, farklı kültürlere de çok iştahlıyım. Bir süre Güney Afrika’da yaşamak gibi bir hayalim var; çok sevdiğim bir yer.

Bütün bunların merkezinde ise yine müzik duruyor: beslenerek, değişerek, öğrenerek ve bütün bunları müziğe dönüştürerek yoluma devam edebilmek.

 

Bu yılın ilk günlerinden bu yana "Haftanın Söyleşisi" hız kessin istemiyorum ve kalbime iyi gelen tüm güzel şarkıların değerli imzalarının kapılarını çalmaya devam ediyorum. Bu süreç boyunca bir uçtan bir uca (rotalar gereği mecazi elbette) ya da bir tarzdan bir tarza sürüklensem de  yorulmuyorum ve nerede olursak olalım birbirimizi bulmanın, tanışmanın ve uzun uzun konuşabilmenin heyecanını yaşıyorum. Yolumuz bu kez Londra'ya düşüyor ve önceki küçük sohbetlerimizi uzun uzun tamamlamak istiyorum sevgili Oya (Oğuz) ile. Geçen ay içinde hayata geçen EP çalışması "Eşik" açılış şarkısı "Kuytu" ile kapımı öyle bir heyecanla çalıyor ki aynı zamanda listemde direk bir numaraya yerleşiyor. Bilirsiniz…

Genel Bakış

0

Kullanıcı Oylaması: 4.9 ( 2 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*