Bu hafta sayfamda çok değerli iki ismi konuk ediyorum. Shasha (Gülşah Ergün) ve Khan (Murat Kağan Ergün), ilk kez 2008 yılında bir araya geldiler ve o günden bugüne de aynı zamanda eş olarak da müzik yolculuklarında sahnelerde, single ve albüm süreçlerinde birlikte üretmeye devam ettiler. Müzik Ekspres “2025 En İyi On Şarkı” listemde de yer alan “Turna”, benim kendileriyle ilk buluşmam oldu aynı zamanda. Yayınlanan şarkılar arasında dinlediğim anda kendilerine ulaşma isteği duydum ve devamında tanışmamız da gecikmedi. Bir yaz günü oturup sohbet ettiğimizde, aslında yıllardır aynı yollardan geçtiğimizi, aynı dostlarla defalarca yan yana gelmiş olduğumuzu fark ettik. Demek ki doğru zaman buluşması bugüne kısmetmiş.
Kınay Production etiketiyle yayımladıkları “Turna” ile birlikte geçtiğimiz yıl içinde dört şarkı daha dinledik onlardan. Ama öncesi yayınladıkları ile de yakaladıkları dokunuşlara bir çırpıda ulaştım elbette. Şimdilerde ise yeni şarkılarının hazırlığı içindeler. Peki nasıl bir yolculuktan geçtiler, neler yaptılar başka? Tüm bu soruların yanıtlarını bu söyleşide bir kez daha kendilerinden dinledim ve sizlerle paylaşmak için heyecanla bekledim. Popüler olmak gibi bir kaygıları yok; dertleri tamamen kalplere iyi gelen bir müzik üretmek ve nefes aldırabilmek. Anadolu’nun kadim melodilerini Balkan ve Hint esintileriyle birleştirerek çıktıkları duraklarda; renkli, özgür ve samimi buluşmaları heyecan verici. Öze ve söze sadık kalırken, dünden bugüne yeni bir selam, yeni bir soluk da bırakıyor olmaları cabası. Zamansız onlar.
Bu süreç içinde bir kez de sahnelerine de konuk oldum. Projelere ve sahnelere göre özenle hazırladıkları konseptlerle ne kadar çalışkan olduklarını görmem de uzun sürmedi. Bir araya geldiğimizde ya da yaptığımız telefon konuşmalarında da hep aynı şeyi fark ettim: Üretkenlikleriyle çok ayrı bir yerde duruyorlar ve çok daha sık karşılaşmayı hak ediyorlar. Yeni yılda yayımlayacakları şarkılarda ya da sahnelerinde yer almak için sizin de bir şansınız var. Eminim ki onlarla tanışmaktan çok mutlu olacak, benim gibi geç kalmışlığınızı bir çırpıda telafi etmeye çalışacaksınız. O hâlde kendilerine çok teşekkür edelim ve sizi söyleşimize davet edelim.
Kadri Karahan / Editörün Notu
Sevgili Murat, sevgili Gülşah; birlikteliğinizi müzikle tamamlıyorsunuz ve bir süredir çalışmalarınızı büyük bir keyifle takip ediyorum. Öncelikle sizi biraz daha yakından tanımak istiyorum.
Sevgili Gülşah; grafik tasarım mezunusunuz ve başta kendi çalışmalarınız olmak üzere birçok albümün kapak tasarımlarında imzanızı görüyoruz. Aynı zamanda söz yazarı ve besteci kimliğinizle de albümlerde karşımıza çıkıyorsunuz. Kendinizi ve dünden bugüne uzanan müzik yolculuğunuzu bize özetleyebilir misiniz?Bir de bu yolculukta Murat’la yollarınız ilk ne zaman ve nasıl kesişti?
Gülşah: Şarkılar hayatımda hep vardı. Dört–beş yaşlarındayken çekilmiş bir fotoğrafım var; başkasının doğum gününde, hiç çekinmeden avaz avaz şarkı söylüyorum. Sanki sahne benimmiş gibi… (gülüyor)
Ortaokul yıllarında bir şarkı defterim vardı. Aile dostlarımızın bir araya geldiği akşamlarda o defterden şarkılar söylerdim. Kocaman insanlar beni dinlerdi, ben de bundan büyük keyif alırdım. Sanırım o zamanlar kendime ait küçük bir sahne kurmuştum. Dinleyenlerin seveceğinden emin olduğum “favori” şarkılarım bile vardı.
Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nden mezun oldum. Uzun yıllar tasarımcı ve art director olarak çalıştım. Albüm kapakları ve görsel dünyalar üretirken müzikle bağım hiç kopmadı; aksine bu süreçte ciddi bir müzik arşivi oluşturmaya başladım.
Kağan’la yollarımız da tam bu dönemde kesişti. Birlikte Cavit Murtezaoğlu’ndan şan ve mugam dersleri aldık. İlk grubumuz sekiz kişilik, daha akustik bir yapıdaydı. Zamanla — özellikle pandeminin de etkisiyle — iki kişi olarak devam etmeye karar verdik ve ShaSha Khan doğdu.
Aslında bu bizim için bir dönüşüm süreciydi. Bugüne kadar biriktirdiklerimize dönüp bakarak, zamanın ruhunu da hissederek daha etnik–elektronik bir dile yöneldik. Şu an müzikal olarak kendimizi çok daha özgür, daha sade ve daha mutlu hissediyoruz.
Sevgili Murat (Kağan); Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü mezunusunuz ve aynı zamanda öğretmenlik yapıyorsunuz. Çok değerli isimlerden şan ve gitar dersleri aldığınızı; diskografinizde pek çok albüm ve sahnede müzisyen olarak yer aldığınızı görüyoruz. Müzik hayatınıza nasıl dahil oldu, kendinizi bütünüyle ona adama süreci dünden bugüne nasıl şekillendi? Aynı zamanda tiyatro ve film müzikleri de ürettiniz, önemli isimlerle sahne aldınız. Hepsini sizden dinlemek isterim.
Kağan: Adanalıyım. Çocukluğum, müziğin hiç eksik olmadığı bir evde geçti. Annem ve babam müzik dinler, söylerlerdi. Evimizde her zaman bir enstrüman vardı; ablalarımın ve abimin okuldan kalma mandolinleri, sonrasında flüt… Plak ve kaset dönemlerini yaşayarak büyüdüm.
Ortaokul yıllarında listeler yapmaya başladım. İlk kez bağlamayı lisede Gürel İpek Hocam’dan dinledim ve o andan itibaren çalmayı çok istedim. İlk bağlamamı annem aldı; ilk gitarımı ve klavyemi ise abim hediye etti. Lise yıllarında okul temsillerinde ve etkinliklerde sahnedeydim.
Üniversite döneminde klasik gitar ve şan eğitimi almaya başladım. Çukurova Üniversitesi’nde Burhan Hüseyin’den gitar dersleri aldım, konservatuvardan hocalarla çalıştım. O yıllarda kurduğumuz grupla pek çok konser verdik. Aynı dönemde tiyatro müzikleri yapmaya başladım ve bu oyunlarla turnelere çıktık.
Eğitim Fakültesi’ni bitirdikten sonra İstanbul’a taşındım. Öğrencilik yıllarımdan itibaren İstanbul başta olmak üzere birçok şehirde sahne aldım. Bu süreçte tanıştığım Suren Asaduryan ile uzun soluklu bir sahne birlikteliğimiz oldu; konserlerinde yer aldım, albümlerinde çaldım. Cemal Reşit Rey’de gerçekleşen “En İyileriyle İstanbul” konseri DVD ve CD olarak yayımlandı. “Veda” adlı beşinci albümünde gitar ve sitarları çaldım, albümün düzenlemesini yaptım.
2000’li yıllarda dünya müzikleriyle tanışmam, müzikal yönümü belirgin biçimde dönüştürdü. Karga Müzik’te Fahri sayesinde çok geniş bir arşive ulaştım. Hint müziği ve etnik formlar repertuvarımın doğal bir parçası hâline geldi; sitar da bu yolculuğun merkezine yerleşti. 2000’lerin başında, dünya müziğinin en önemli mekânlarından biri olan Shaman Bar’da (Sıraselviler), Hint müziği yaptığımız grupla uzun süre sahne aldım.
Daha sonra Cavit Murtezaoğlu ile tanıştık ve ondan şan ile mugam dersleri aldım. 2018 yılında Shasha Khan’ı kurduk; o günden bu yana single’lar, albümler, konserler ve festivallerle üretmeye devam ediyoruz.
Ayrıca Metropol Kabusu ve Kayıp Cennet İnsanları (uzun metraj), Rakı Adabı (kısa film) gibi projelerin yanı sıra FOFO ve Bizim Çocuklar – Adana Demirspor belgeselleri için müzikler yaptım. TRT’de yayımlanan çeşitli belgesel projelerinde de yer aldım.
Bugün hâlâ Shasha Khan adı altında sahnedeyiz; müzik üretmeye ve bu yolculuğu derinleştirmeye devam ediyoruz.
Shasha Khan nasıl doğd peki? Bu ismin de bir hikâyesi olduğunu biliyorum. Birlikte üretme hâliniz o kadar güçlü ki, o günden bugüne üretimleriniz hiç hız kesmedi. Öncelikle yaptığınız müziği nasıl tamamlıyorsunuz? Müzikte birbirinizi ne kadar anlıyorsunuz ve üretim süreci evin içinde nasıl yaşanıyor?
Gülşah: Kağan’la yollarımız, benim yoğun şekilde müzik arşivi yaptığım bir dönemde kesişti. Onun da çok güçlü ve derin bir arşivi vardı. Zamanla bu arşivleri birleştirdik; yaklaşık otuz bin şarkıyı eleyerek üç bin parçalık dev bir havuz oluşturduk. Yıllarca sadece cover yapsak yetecek bir repertuar çıkmıştı ortaya. Bu süreçte birbirimizi müzikal olarak keşfederken, bir yandan da âşık olduk… (gülüyor)
ShaSha Khan isminin de kişisel bir hikâyesi var. Ben çocukken çok sevdiğimiz aile dostlarımızın, benden küçük bir oğlu vardı. Adımı söyleyemediği için bana “Şa Şa” derdi. Babam da yıllarca beni böyle çağırdı. Bu isim içimde hep sıcak bir yerde durdu. Kağan’ın ismini ise “Khan” olarak yazdık. Doğu kültürlerinde Kağan, Han, Khan aynı anlamlara geliyor. Uluslararası, etnik–elektronik bir dünya müziği projesi için hem ruhen hem de fonetik olarak çok doğru bir isim oldu ve ShaSha Khan böyle doğdu.
Müziğimizi; dünya müziklerini etnik ve elektronik bir bakışla yeniden yorumlayan, live DJ & performans temelli bir anlayışla kuruyoruz. Bunun üzerine sitar, gitar, bağlama, duduk, klarnet gibi canlı enstrümanlar ve vokaller ekleniyor. Sahne bizim için canlı bir organizma gibi; her an nefes alıp verebilen bir yapı.
“Müzikte birbirinizi ne kadar anlıyorsunuz?” sorusu çok kıymetli. Bazen çevremizdeki insanların dinlemeye tahammül edemediği kadar etnik, uç örnekleri —mesela Huun Huur Tu’nun overtone şarkılarını— bir tek Kağan’la paylaştığımda, onun da aynı heyecanla sevdiğini görmek inanılmaz bir mutluluk. Bu gerçekten çok özel bir bağ. Ortak sevdiğimiz çok fazla müzik var ama elbette ayrıştığımız anlar da oluyor; bu da üretimi besleyen bir şey aslında.
Üretim sürecindeki en büyük avantajımız ise evimizin aynı zamanda bir home stüdyo olması. Saat, mekân ya da ruh hâli gibi kısıtlarımız yok. Yemek yaparken ya da bahçede otururken bir anda “Hadi kayıt alalım” deyip üzerinde çalıştığımız parçaya geçebiliyoruz. Hayatla müzik iç içe geçiyor; ShaSha Khan’ın üretim enerjisi de tam olarak buradan besleniyor.
Birlikteliğinizle birlikte müziğiniz de hız kesmeden yol almaya başlıyor. Artık ürettiğiniz işler yalnızca o evden ya da sahneden çıkmıyor; dünyaya yayılıyor. Bu sizin için nasıl bir heyecandı? İlk adımlarınızı, ilk duygularınızı ve bu süreçte biriktirdiklerinizi, kendinize sakladıklarınızı dinlemek isterim. Shasha Khan olarak ilk konserler de bu dönemde mi başladı, sahnede sizi neler bekliyordu?
Kağan: 2019 yılında “Ah Tanrım” EP’si ile Shasha Khan olarak yola çıktık. Üç şarkıdan oluşan bu çalışma, bizim için gerçek bir başlangıç noktasıydı. “Ah Tanrım” için bir klip çektik ve farklı dijital platformlarda yayımladık. O andan itibaren yeni bir maceranın başladığını hissettik.
Albüm ve çalışmalarımız Berlin merkezli Kınay Production etiketiyle yayımlanıyor. Ürettiğimiz müzikleri dünya listelerine gönderiyoruz. Bu listeleri hazırlayanlar arasında yapımcılar, menajerler, radyo programcıları ve konser organizatörleri var. Oradan gelen geri dönüşlerle birlikte ilk davetler de gelmeye başladı ve konserlerimiz bu süreçte şekillendi.
Berlin, Köln, Mannheim ve Barcelona’da sahne aldık. Daha öncesinde Almanya, İsviçre, Avusturya ve Fransa’da da konserlerimiz olmuştu. Farklı ülkelerde yayın yapan pek çok radyoda eserlerimiz çalındı. Bu radyolarla kurduğumuz bağlar hâlâ sürüyor; yeni albüm ve single’larımız da aynı kanallarda dinleyiciyle buluşmaya devam ediyor.
İlk EP yayımlandığında tarifsiz bir mutluluk yaşadık. Yıllarca biriktirdiğimiz şarkıların artık evden, stüdyodan çıkıp dünyaya açılması bizim için büyük bir heyecandı. Dünyanın farklı yerlerinde festivallerde yer almak, uluslararası bir dinleyiciyle buluşmak ve bulunduğumuz coğrafyanın müzikal zenginliğini paylaşabilmek çok kıymetliydi.
“Biriktirdiklerimiz, kendimize sakladıklarımız” kısmına gelince… Müziğin sihirli bir şey olduğunu üretirken zaten biliyorduk. Ama bunu insanların geri dönüşlerinde görmek bizi derinden etkiledi. Bugüne kadar pek kimseyle paylaşmadığımız bir şey var: Sahnelerden sonra aldığımız tepkiler o kadar içten ve samimi oldu ki, unutmayalım diye bunları notlar hâlinde yazmaya başladık. Zamanla bu notlar bizim için en değerli arşivlerden biri hâline geldi.
Diskografinizde yer alan özgün bestelerin yanı sıra, sevdiğimiz bazı şarkılara yaptığınız dokunuşları da görüyoruz. Köklerden gelen bu müzikleri elektronik düzenlemelerle harmanlayarak bir world-fusion + elektronik sentezi kuruyor, canlı enstrümanlarla da sahnenizi ve şarkılarınızı tamamlıyorsunuz. Yine “Müziğinizi tanımlar mısınız?” diye sorsam, sizdeki karşılığı ne olurdu? Müziğiniz bir orkestra olsaydı kaç kişiden oluşurdu, hanenizde kaç enstrüman var?
Gülşah & Kağan: Kendi özgün bestelerimizin yanında, sevdiğimiz ve köklerimizden gelen şarkılara dokunmayı da çok seviyoruz. Çocukluğumuzdan beri dinleyip söylediğimiz Türkçe şarkılar ve türküler bizim için zaten içselleşmiş bir hafıza. Onları elektronik altyapılarla ve dünya müziği estetiğiyle yeniden yorumlamak, geçmişle bugünü aynı yerde buluşturmak gibi geliyor bize.
Müziğimizi belki en doğru şekilde world-fusion + elektronik olarak tanımlayabiliriz. Çünkü bir yanda kökler, ritüeller ve coğrafyalar var; diğer yanda günümüzün elektronik dili. Sahne de bu dengeyi tamamlayan bir alan. Gitar, bağlama, sitar, duduk ve klarnet ana omurgamızı oluşturuyor.
Zaman zaman konserlerde ve albümlerde misafir müzisyen dostlarımız da bize eşlik ediyor. Serdar Pazarcıoğlu, Bergamalı Aydın gibi isimlerle hem sahnede hem projelerde bir araya geldik. Proje bazlı üretmeye ve yeni müzikal buluşmalara her zaman açığız.
“Müziğiniz bir orkestra olsaydı kaç kişi olurdu?” sorusunun cevabını aslında yıllar önce deneyimledik. Grup ilk kurulduğunda sekiz kişilik bir yapıdaydı. Dünya müziği zaten doğası gereği çok renkli; farklı coğrafyaların seslerini, ritimlerini ve hikâyelerini içinde barındırıyor. Bu yüzden bizim orkestramız da tek bir sayıya sığmaktan çok, değişken ve yaşayan bir yapı olurdu.
Sample seslerin yanı sıra canlı olarak gitar, sitar, bağlama, duduk ve klarnet çalıyoruz. Projelere ve sahnelere göre keman, trompet, kemane, kanun gibi enstrümanlar da bu yapının içine dahil olabiliyor. Aslında Shasha Khan’ın müziği, sabit bir kadrodan çok; bir araya gelen seslerin, yolculukların ve anların orkestrasyonu.
Kayıtların sahneyle buluştuğu bir yerdesiniz ve yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın farklı ülkelerinde birçok festival ve konserde sahne aldınız. Müziğinizin görsellikle tamamlanan tarafını da —klipleri de dâhil ederek— düşündüğümüzde nasıl bir yol izliyorsunuz? Kliplere ya da konserlere nasıl hazırlanıyorsunuz, bu süreçte işbirlikleriniz nasıl ilerliyor? Henüz sizi hiç izlememiş biri için, sahnede onları neler bekliyor?
Gülşah & Kağan: Kayıt sürecinin sahneyle tamamlanması bizim için çok önemli. Konserlerde ve festivallerde daha dinamik, daha hareketli bir dinleyiciyle buluşuyoruz; bu yüzden repertuvarımız sahnede enerjisi yüksek, dansa açık parçalardan oluşuyor. ShaSha Khan konserleri genelde ritmi giderek yükselen, seyirciyi içine alan ve hareket ettiren bir deneyime dönüşüyor.
Görsellik, müziğimizin ayrılmaz bir parçası. Bu nedenle kliplerimizi çoğunlukla performans klibi olarak tasarlıyoruz. Sahnedeki enerjinin, bedenin ve ritmin doğrudan görünür olmasını önemsiyoruz. Kliplerde farklı disiplinlerden sanatçılarla işbirliği yapmak da bu sürecin önemli bir parçası.
Son klibimizde teknoloji ve moda tasarımcısı Ziya Kocatürk ile çalıştık; dansçı Yunus Emre Ersoy’un performansı da bu görsel dünyayı tamamladı.
Kliplerimizi çoğu zaman Taksim’deki evimizin çatısında çekiyoruz. Çok büyük bir alan değil ama şehirle, gökyüzüyle ve Taksim manzarasıyla güçlü bir atmosfer sunuyor. Bunun yanında gittiğimiz şehirlerde ve yolculuklarımız sırasında da çekimler yapıyoruz. Örneğin “Hasret” klibini Çanakkale’de çektik; mekânın ruhu, müziğin duygusuyla doğal bir şekilde birleşti.
Bizi henüz hiç izlememiş biri için sahnede; elektronik altyapılarla birleşen canlı enstrümanlar, dansa davet eden ritimler, doğaçlamaya açık bir enerji ve görsellikle bütünleşmiş bir performans var. ShaSha Khan sahnesi, sadece dinlenen değil; hissedilen, içine girilen bir alan aslında.
Yine her ikinize de en başta sormam gereken soruyu şimdi sormak istiyorum. Dünden bugüne kimlerden ilham aldınız? Kimleri dinlediniz, kimler sizi besledi ve müzik yolculuğunuzda destekledi? Günümüz müzik dünyasında — gerek Türkiye’de gerek dünyada — müziğiniz sizce nasıl bir yerde duruyor? Genellikle nasıl bir dinleyici kitleniz var? Ve dışarıdan baksaydınız kendinize nasıl bir özeleştiri yapardınız?
Gülşah & Kağan: İlham aldığımız, dinlediğimiz ve bizi besleyen oldukça geniş bir müzikal evren var. Hem Türkiye’den hem de dünyadan pek çok sanatçıyı yakından takip ediyoruz. Özellikle dünya müziklerinin akustik ve elektronik yeniden üretimlerini araştırmayı seviyoruz. Bazen bir şarkıya takılıp günlerce, defalarca dinlediğimiz oluyor; bu ikimizin de ortak bir huyu.
Dinleme alışkanlıklarımız dönemsel olarak çok değişken. Bir süre Hint müziğine gömülüp derin bir araştırma yapıyor, arşivimize yeni parçalar ekliyoruz; sonra bir bakıyoruz Azeri, İran, Latin, Afrika, Balkan ya da Arap müziklerine tutulmuşuz. Ardından Yunan müzikleri, türküler, deyişler…
Aslında belli bir kalıba sığmayan; zamanın ruhuna, o anki modumuza göre şekillenen ve bizi gerçekten heyecanlandıran müziklerin peşindeyiz. Bu yüzden beslendiğimiz sanatçı sayısı da oldukça fazla.
Türkiye’den ve dünyadan bize ilham veren isimler arasında Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Zeki Müren, Selda Bağcan, Cem Karaca, Erkin Koray, Sezen Aksu; Nusrat Fateh Ali Khan, Ravi Shankar, Zakir Hussain, Şövket Elekberova, Sara Qədimova, Alim Qasimov, Reşid Behbudov, Googoosh, Natacha Atlas ve Haris Alexiou gibi çok farklı coğrafyalardan sanatçılar var. Bunlar sayabildiklerimizden sadece birkaçı.
Kendimizi daha çok konser ve festival grubu olarak konumlandırıyoruz. Dinleyici kitlemizden aldığımız geri dönüşler de bunu doğruluyor. Dünyanın farklı yerlerinde pek çok festival ve organizasyonda yer alıyoruz ve bu alanlarda ilgi gören bir yerdeyiz. Dinleyicilerimizin gözünden baktığımızda ise bize sık sık “daha popüler olmalısınız, daha görünür olmalısınız” şeklinde geri dönüşler geliyor. Bu durum, katıldığımız etkinlik sayısını da doğrudan etkiliyor.
Bizim açımızdan bakıldığında bu biraz tercih, biraz da görünürlük, tanıtım ve promosyon meselesi. Müziğimizi zamana yayarak, kendi ritminde büyütmeyi seçiyoruz. Dışarıdan kendimize yönelttiğimiz özeleştiri de tam olarak burada başlıyor; belki daha cesur, daha görünür olabilirdik. Ama hâlâ yolun içindeyiz ve üretmeye, dönüşmeye devam ediyoruz.
2025’e dönelim. “Hasret” ile başlayan single akışınızda “Turnam”, “Gayrı Dayanamam” ve “Dadaloğlu”nu dinledik. Öncelikle bu hattı çok sevdiğimi söylemeliyim; hepimizin kalbinde yer eden çalışmalar, sizin dokunuşunuzla bugün güçlü bir karşılık buldu ve bazıları kliplendi. Peki bu akışın devamında neler var? Anadolu ezgileriyle kurduğunuz bu “dünümüz” serisi sürecek mi, başka sürprizler beklemeli miyiz? Yılın geri kalanında ve yeni yılda sizi nerelerde izleyeceğiz?
Gülşah & Kağan: Bu yıl seninle yollarımızın kesişmesi, bizim için de oldukça anlamlı bir döneme denk geldi. “Hasret” ile başlayan ve ardından “Turnam”, “Gayrı Dayanamam” ve “Dadaloğlu” ile devam eden single akışı, aslında uzun zamandır içimizde taşıdığımız bir fikrin görünür hâle gelmesiydi. Anadolu’nun hepimizin kalbinde yeri olan ezgilerine kendi dilimizle dokunmak, onları bugünün ses dünyasında yeniden anlatmak istedik. Bu çalışmaların bu kadar güzel karşılık bulması bizi gerçekten çok mutlu etti.
Şu anda üretimimizi üç ana kanalda sürdürüyoruz: İlki kendi bestelerimiz, ikincisi dünya müziklerinden yaptığımız düzenlemeler, üçüncüsü ise Türkçe şarkılar ve türküler. Bu alanların her biri de kendi içinde akustik ve elektronik olarak ayrılıyor. Yani üretim alanımız oldukça geniş ve hareketli.
Anadolu ezgileriyle yürüdüğümüz bu hattı, bir albüm fikrine ulaşana kadar sürdürmeyi planlıyoruz. “Dünümüz” diyebileceğimiz bu repertuar, bizim için yaşayan bir arşiv gibi. Ancak bu süreçte sadece türkülerle sınırlı kalmayacağız; bestelerimizden ve dünya müziği yorumlarımızdan da yeni single’lar yayımlamaya devam edeceğiz.
Yılın yeni yılda hem yurt içinde hem yurt dışında konserler, festivaller ve farklı etkinlikler bizi bekliyor. Sahnede, yolda ve müziğin içinde buluşmaya devam edeceğiz. Bizi takipte kalın; sürprizlerimiz var.
Önceki sohbetlerimizden biliyorum ki müziğinizi, nerede olursa olsun dinleyiciyle buluşturmayı önemsiyorsunuz. Bazen bu bir Ege köyü oluyor, bazen yurt içi ya da yurt dışındaki bir sahne ya da festival. Gülşah’ın astrolojiyle ilgilendiğini de biliyorum; bu yıl astrolog Şenay Devi ile bir çalışma içinde olduğunuzu gördük. Bu noktada yol nasıl başlıyor? Bir müzisyen olarak repertuardan sürecin tamamına kadar nasıl hazırlanıyorsunuz? Bu kadar çok renk ve müzikal zenginlik keyifli olduğu kadar zaman zaman yorucu ya da stresli olmuyor mu?
Gülşah & Kağan: Biz, nerede olursak olalım müzik yapmaya devam ediyoruz. Aslında kendimizi böyle var ediyoruz; bu bizim için bir meslekten çok bir yaşam biçimi. Gittiğimiz her yere müziğimizle, ekipmanlarımızla ve enstrümanlarımızla gidiyoruz. Bunun en güzel tarafı da yol boyunca kurulan dostluklar. Bu anlamda müziğe gerçekten minnettarız.
Astrolojiye ilgim (Gülşah) uzun zamandır var ama herkes kadar diyebilirim. Şenay Devi ile sevgili annesi Ümran Hanım vesilesiyle tanıştık ve çok kısa sürede güçlü bir bağ kurduk. Şenay Hanım hem çok derin bir bilgi birikimine sahip hem de akademik olarak alanında ciddi emek vermiş biri. Son kitabı “Tılsımlı Mühürler Atlası” için kapak tasarımını hazırladım ve birlikte çok güzel bir lansman gerçekleştirdik. Bu süreçteki rehberliği ve katkıları için kendisine çok teşekkür ediyoruz. Hayatımızda olması büyük bir şans. İleride birlikte başka projeler de olabilir; onları şimdilik sürpriz olarak saklayalım.
Repertuara gelince… Her projeyi, her konseri ayrı bir dünya gibi ele alıyoruz. Geniş bir repertuar havuzumuz var ve gideceğimiz mekâna, etkinliğin ruhuna, dinleyici profiline göre seçkilerimizi yapıyoruz. Aynı zamanda yeni üretimlerle bu havuzu sürekli besliyoruz. Konser ve organizasyonlara yönelik provaları önceden yaptığımız için stres genellikle minimumda kalıyor.
Bu çok renklilik zaman zaman yorucu olabiliyor ama besleyici tarafı daha ağır basıyor. Repertuarımızın çeşitliliği bize aynı zamanda bir deneme alanı açıyor. Örneğin bir Hıdırellez kutlamasında, hiç beklenmedik şekilde Hintçe bir parça çalabiliyoruz. Bu hem bizi çok heyecanlandırıyor hem de dinleyiciden çok güzel geri dönüşler alıyoruz. Bizim için yol da, hazırlık süreci de, sahne de aynı derecede keyifli.
Uzağımızda bir konu değildi teknoloji; bunu kabullenmiş, hatta bir noktada sevmiştik. Ancak bugün öyle bir yere geldik ki yapay zekâ ile üretilen sözler, besteler, sesler ve klipler derken dinleyicinin de kafası doğal olarak karıştı. Bir müzisyen olarak geldiğimiz bu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Üreten, kalemi, sesi, enstrümanı olan insanlar olarak yapay zekâyı ne kadar samimi, ne kadar “işin kolayı” buluyorsunuz? Bizi ve sizi bu süreçte neler karşıladı, devamında neler olabilir?
Gülşah & Kağan: Müziğin teknolojiyle buluşması bizim için aslında yeni bir durum değil. Elektronik sesler, dijital kayıtlar, efektler… Yıllardır bunları kullanıyor, seviyor ve üretimimizin doğal bir parçası olarak görüyoruz. Ancak yapay zekâ ile birlikte başka bir eşik aşıldı ve bu noktada hem dinleyicinin hem de üreticinin kafasının karışması çok anlaşılır.
Yapay zekâ ile üretilen müziklere baktığımızda şunu net bir şekilde görüyoruz: Aslında bizi kopyalıyor. Bugüne kadar insanın ürettiği sözleri, melodileri, sesleri alıyor ve onları farklı kombinasyonlarla geri sunuyor. Yani ortaya çıkan şey yine insandan besleniyor.
Bizim için sanat, duygunun aktarımıdır. Duyguları olan, yaşayan, deneyimleyen varlıklar biziz. Bu nedenle yapay zekânın tek başına ürettiği şeyleri “sanat” olarak tanımlamakta zorlanıyoruz. Elbette ilginç, etkileyici ya da çarpıcı olabilirler; ama yaşanmışlık yoktur. Kalpten gelen bir kırılma, bir sevinç, bir kayıp yoktur.
Buna rağmen teknolojiyi reddetmiyoruz. Aksine, doğru yerde ve bilinçli kullanıldığında çok faydalı bir araç olduğunu düşünüyoruz. İlham verebilir, üretim süreçlerini hızlandırabilir, yeni kapılar açabilir. Ama altını çizmek isteriz: Bu bir araçtır, öz değildir. Örneğin sahnede yapay zekâ destekli görsel ve interaktif (audio-visual) projelerle çalışıyoruz.
Şöyle düşünüyoruz: Elektrikler kesildiğinde biz hâlâ akustik olarak müzik yapabiliriz. Sesimizle, enstrümanlarımızla, bedenimizle… Gerçek olan biziz. Yapay zekâ bugün popüler olabilir ama bu bir geçiş süreci. Zamanla taşlar yerine oturacaktır. Bize göre yapay zekâ üretimi yaygınlaşırken, insan dokunuşu daha da kıymetli hâle gelecek. Canlı performans, sahnedeki hata, nefes, ter, göz göze gelme… Dinleyici, yapay olanla gerçek olan arasındaki farkı daha bilinçli ayırt etmeye başlayacak.
Bugüne kadar yaşadığınız onca anı arasında sizi en çok etkileyen, hafızanızda özel bir yere sahip olan hangisi oldu? Bu kimi zaman sahnede dinleyiciyle kurulan bir bağ, kimi zaman birlikte üretme şansı bulduğunuz ekiplerle paylaşılan bir an olabilir. Yeni bir yıldayız artık ve buradan evrene nasıl bir mesaj göndermek istersiniz? Çalışmayı hayal ettiğiniz isimler, olmak istediğiniz sahneler ve kurduğunuz düşler neler? Tüm bunlar size bugün ne kadar yakın? Ve son olarak; dinleyicilerinize ve okurlarımıza neler söylemek istersiniz?
Gülşah & Kağan: Bugüne kadar sahnede yaşadığımız her an aslında bizim için yeni bir hikâye. Her sahne; yeni insanlar, yeni enerjiler ve yeni heyecanlar demek. Bu yüzden “en unutulmaz an” dediğimizde tek bir sahne seçmek zor ama kalbimizde özel bir yere koyduklarımız var.
Hıdırellez Şenliği bunlardan biri. Çok eğlenceli, çok samimi ve gerçekten birlikte kutlanan bir andı. Seyirciyle kurulan bağ son derece içtendi. Boğaziçi, Mimar Sinan ve Kocaeli Üniversitesi konserleri de bizim için çok özeldi. Gençlerle bir arada olmak, onların enerjisini hissetmek bizi çok besliyor.
Kayserkaya Dağ Evleri ise bambaşka bir yerde duruyor. Orada kendimizi evimizde gibi hissediyoruz; her gidişimizde yeni bağlar kuruyoruz. Yaz aylarında festivallerde yer almak da bizim için bir ritüel hâline geldi. Geçen yıl eski bir grup arkadaşımızın sahnede bize eşlik etmesi çok duygusal ve mutluluk vericiydi. Benzer bir duyguyu Barcelona’daki festivalde de yaşadık; İstanbul’dan bir müzisyen dostumuzu yıllar sonra sahnemizde ağırlamak bizim için çok özeldi.
Yeni yıla ve geleceğe dair evrene gönderdiğimiz mesaj net: Daha çok sahne, daha çok buluşma, daha çok paylaşım. Albümlerimizde çok özel sololar bırakan ve müziğine hayran olduğumuz Serdar Pazarcıoğlu (keman) ile daha fazla sahne yapmak istiyoruz. Kayıtlarımızda yer alan Bergamalı Aydın (trompet) ile de sahneyi daha sık paylaşmayı arzuluyoruz. Bunun dışında, ilham aldığımız dünya müzisyenleriyle aynı sahnede buluşmak en büyük hayallerimizden biri.
Yurt içinde ve yurt dışında festivallerde yer almaya devam ediyoruz; dileğimiz bu konserlerin ve buluşmaların artması. Heyecanla, inançla ve severek yolculuğumuzu sürdürüyoruz.
Son olarak şunu söylemek isteriz: Türkiye’den ve dünyadan seçtiğimiz müzikleri; kaliteli, eğlenceli, sürprizli ve biraz da alışılmışın dışında bir deneyimle dinlemek isteyen herkesi konserlerimize ve bizi takip etmeye davet ediyoruz.
Bu keyifli sohbet için biz teşekkür ederiz.
Müzik Ekspres Alternatif Ruhun Gıdası

