EDİTÖRDEN
Anasayfa / USTALAR / İhsan Güvercin

İhsan Güvercin

Yeni albümünüz “Gül Budağı” Sony Müzik etiketi ile geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Türküler, deyişler söyleyerek, bağlama çalarak başladığınız yolculuk sizi bir daha bırakmadı. İlk plağınızı 17 yaşınızda yaptınız ki sizin için nasıl bir heyecandı o yıllar, nasıl bir samimiyet vardı ortada?

Öncelikle ilginize çok teşekkür ederek söze başlayayım.

Yola çıktığım o dönemlerde, müzik dünyasına ilk merhaba diyen sanatçı adayına 45’lik bir plak çok büyük prestij sağlıyordu. Hele de iyi bir ezgi ve iyi bir yorum varsa çok ünlü bile oluna biliniyordu. Çünkü müzik dünyasına ulaşmak hele de taşradan gelenler için çok zordu. O zorluğa ve teknolojinin onca kısırlığına rağmen iki deyiş okumuştum ve konserlere çağırılacak kadar itibar kazanmıştım. Çok sevindirici bir durumdu elbette ki. Bir 45’lik plakla başlayan ve “Gül Budağı” albümüne kadar uzanan yolculuk devam ediyor halen.

Hayatınızın en güzel yıllarını yaşarken “ama o bir şeylerin de ters gitmeye başladığı yıllarda yolum Almanya’ya düştü” diyorsunuz ama her işte bir hayır mı vardır acaba? Zira Ali Ekber Aydoğan ile orada tanıştınız ve Derdiyoklar İkilisi orada doğdu, sonra bu birliktelik büyüdü ve kasetler süreci başladı. Nasıl bir araya geldiniz, nasıl o ilk adımlar atıldı, birçok kaset yayınladınız beraber, bu beklediğiniz bir şey miydi?

Ali ile aynı köylü olmamız nedeniyle tanışıklığımız çocukluk yıllarına dayanır. Ali benden 2 yıl önce gitmişti Almanya’ya. Ben 1973 yılında gittim. Önce seslerimizi Bağlama-Bateri eşliğinde birleştirip, yöresel ezgiler dillendirmeye başladık. Zamanla sahne şovu ilave ettik. Gün be gün ilgi arttıkça, projeler tasarlar olduk. 1979 yılında İstanbul’a gelip, o günün deyimiyle ilk kasetimizi yapmıştık. Arif Sağ’ın bağlamasına, Uğur Dikmen, Turan Yükseler, Metin Alkanlı, Zafer Çotal, Cengiz Coşkuner, Zafer Doğulu gibi o günün batıcı üstatları eşlik etmişlerdi. Bateriyi de ben çalmıştım. Kendi bestelerimizi seslendirmiştik bu albümde. Çıkar çıkmaz inanılmaz bir ilgi gördü. Ve sonra 13 yıl süren bu birlikteliğin içine 7 albüm sığdırdık. Konserler, düğünler, geceler, festivaller derken sayısız sahne aldık.

Tüm bu gelişmeler elbette ki beklediğimiz şeylerdi. Tek beklenmeyen şey ise, ayrılmamızdı. Omzumuza kendi elimizle yüklediğimiz yükü taşıyamadık. Tek tesellimiz de, ezellerin dediği ve sizin de dile getirdiğiniz “her işte bir hayır vardır” özdeyişi oldu.

İhsan Güvercin
Türkiye’de ilk defa bağlama, bateri, gitar ve klavyeyi bir arada kullanan grup olma özelliğini taşıdı grup. Modern folk – disko folk tarzı müzik yaptı, müzik aletlerinin tasarımlarından sahneye yöresel kıyafetler ile çıkıyor olmanıza kadar dikkatler üzerinizdeydi. Ekşi Sözlük’te bir yorum okudum; bugünün bile ilerisinde bir grup diye ki, bugün baktığınızda nasıl anımsıyorsunuz o yılları, o gerçekleştirdiğiniz işleri?

Müzik çalışmalarımızda, sahne kıyafetlerimizde, enstrüman dizaynlarında, söyleyiş tarzımızda belirleyici bizdik. Bu belirlediklerimizin ilk deneyicileri ilk uygulayıcıları olmamız nedeniyle, eğer bir şeyleri abartır ya da gözden kaçmayacak yanlışlar yaparsak, alay konusu olabileceğimizin bilincindeydik. Tüm bu olası olumsuzlukları nazarı dikkate alarak yürütmüştük çalışmalarımızı. Öyle tasarlanmadan, tesadüfen yapılmış işler değildi yani. Sabahlara kadar düşünür, yazar, besteler, hangi enstrümanlarla çalınacağını, kimlerin çalacağını önceden tasarlar öyle girerdik stüdyoya.

30 yıla yakın bir süredir ayrılmış olmamıza rağmen halen gençlere örnek teşkil ediyorsak, demek ki yaptıklarımız doğruymuş diye düşünüyorum.

Yollar ayrıldı ama siz başka yollara düşmekte gecikmediniz. Şehir şehir, köy köy gezdiniz. Bu kez derdiniz kaybolmaya yüz tutmuş semahlar, deyişler oldu. Tek tek insanları dinlediniz, titiz araştırmalar yaptınız. Tüm bu süreç içinde yeri geldi yoruldunuz, yeri geldi pes etmediniz. Daha sonra Arif Sağ yönetmenliğinde bir de albümde topladınız bu emeği, ama ilgi görmedi demişsiniz ve hatta köşenize çekilmişsiniz, neden?

İnsanların hayatında hızlı, yavaş, durağan ya da buna benzer döngüler vardır. Bu döngülerin her örneğiyle yüzleştim bu güne kadar. Yollarımızın ayrılması da bu döngülerden biriydi. Ama gördüm ki, bir yolun ayrımı başka bir yola girmek anlamına geliyormuş. O yolda yürürken insan birden koşmaya başlıyor, koşarken aniden yorulup mola verebiliyor, yatıp uzun bir uykuya dalabiliyor ve hatta yolun neresinde kaldığını bile unuta biliyor. Bu evreleri de yaşadım. Ancak “yolun neresinde kalmıştım” gibi bir unutkanlığı yaşamadım. Aynı tempoda olmasa da kendimce o yolu yürümeye devam ettim.

Çok güzel bir yolculuktu. Bu yolculuğun en güzel bölümlerinden biri de, türküler, deyişler, semahlar, tevhitler, mersiyeler derlediğim güzel insanları bulmak oldu. Onları saygıyla anmadan geçemem. Bu güzel İnsanlardan derlediklerime biraz da kendi bestelerimi ilave ederek, Arif Sağ hocamla “Semahlar ve Deyişler” albümünü yaptık.

O gün gereken ilgiyi görmedi ve bu durum azıcık durağanlaşmama neden oldu ama sonradan önemli yapıtlar arasına girdi. Demek ki geçmesi gereken bir zamana ihtiyaç varmış. Bu geçen zaman için de başka çalışmalara, yazmaya, araştırmalara yoğunlaştım. TRT de yayınlanan “Ulu Ozanlar” belgeselinde hayat hikayeleri anlatılan ve eserlerinden örnekler sunulan ozanlarımızın sözlerini bestelemeye ayırdım günlerimi. “Köşeme çekildim” dediğim dönemi de böyle yorumlamak sanırım uygun olur.

İhsan Güvercin
Yine de her şeye rağmen gerek Arif Sağ ile olan dostluğunuz, çalışmalarınız devam etti. Bir şekilde hayatın size küstürdüğü, incittiği şeylere rağmen o müziğe, türkülere olan sevdanız hep devam etti. Yine albümlerde, yine projelerde bir şekilde karşı koyamadınız, iyi ki de öyle yaptınız. Bir şeyler de değişiyordu ama. Mesela bir pop fırtınası başlıyordu, yeri geliyordu türkülerimiz de bu fırtınadan nasibini alıyordu. Siz o akışı, bu hızlı geçişi nasıl izlediniz, değerlendirdiniz?

Öncelikle belirteyim ki; hayata küsmek ya da hayatın bizi küstürmesi çok anlamsız bana göre. Oysa kişilerden, doğadan, ezgilerden, ilham veren, müziğin ruhuyla bütünleşen herkesten ve her şeyden oluşan kocaman bir dostluk ordusu var çevremizde. Tabii bir o kadar da dost görünenleri saymasak. Bunca güzel dostun varlığı, bu yolun yolcularını fırtınalardan, olumsuzluklardan hep korumuştur. Tüm fırtınaları, olumsuzlukları elbette ki hissederiz ancak korkuya kapılmak anlamsızlaştırır hayatı. Çünkü bu esen fırtınalar, müziği sektör haline getirenler tarafından koparılır. Yeni bir şeyler çıkarıp, hızlıca eskitmeye programlanmış müzik – medya sektörünün varlığıdır bu fırtınaların sebebi. Böyle çarpık bir düzeni ısrarla sürdürmeye çalışan müzik sektörüyle ruh ikizi gibi hareket eden medya anlayışının hakim olduğu ortamda bu fırtınalar dinmeyecektir. Burada duyarlılığını muhafaza eden az da olsa medya kuruluşuyla sizler gibi birkaç müzik eleştirmenlerini deminki sitemimin dışında tutuyorum ve teşekkür ediyorum.

Bu güzel insanların dışında kalanlar, pop müziğin haricindeki müzik dallarına üvey evlat muamelesi yapmaya ve adil yaklaşmamaya devam ettiği sürece, bu fırtınalar daha da yıkıcı olabilir. Fazla değil, meseleye azıcık kültürel, biraz da sanatsal yaklaşılsa bu tür olumsuzluklarla az karşılaşırız. Bunca fırtınaya ve yanlış yaklaşımlara rağmen yine de Halk müziği ve geleneksel ezgiler hep ayakta kalıyorsa, bundan ders çıkartılması gerekir.

Şimdi, yıllar sonra gelen bir yeni albüm heyecanı içindeyiz sizinle. “Gül Budağı” sesinizle, yüreğinizle buluştuğumuz, hepimizi heyecanlandıran bir çalışma. Turabi, Aşık Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi ozanlarımızın şiirlerine getirdiğiniz besteler yine yılların birikimi, tecrübesi ve samimiyeti ile yüreklere yansıyor. Hani geçen süre içinde nasıl işlendi bu şiirler notalara, ne zaman ilk adımları atıldı bu albümün?

Tarihe iz bırakmış ozanlarımızın büyük bir bölümünü araştırma ve bazılarını da yorumlama çalışmalarım oldu. Ancak halk tarafından pek bilinmeyen, duyulmayan ozanlarımız üzerinde yoğunlaştım. Onların eserlerinden bestelediklerimi, ünlü ozanlarımızın deyişleriyle yoldaş edip, dinleyicilerle buluşturmak istiyordum. Sony Müzik ve Ayhan Evci sanki bu istemimi hissetmişler gibi bir akşam beni aradılar ve “olur” dedik. Uzun bir çalışma sonunda da “Gül Budağı” albümünü dinleyiciyle buluşturduk.

Birbirinden değerli çalışmaların da imzasını üstlenen Ayhan Evci’nin prodüktörlüğünde hayata geçti bu albüm. Peki beraberinde kimler bu yolculukta size eşlik etti. Albüm için bir de klip çekildi. “Ey Benim Nazlı Cananım” çıkış parçası olarak seçildi. Gerek sizin, gerekse sizi sevenlerin heyecanı nasıl şu an, nasıl yorumlar geliyor kendilerinden?

“Gül Budağı” Ayhan Evci ve Sony Müzik’in yarattığı motivasyonun ürünüdür. Bunu açık yüreklilikle söylemem lazım. Halk kültürüne bu denli duyarlı davranışlarından dolayı hem Albümün prodüktörlüğünü üstlenen Ayhan Evci’ye, hem de albümü yapma teklifi getiren Sony Müzik’e çok teşekkür ediyorum. Böyle destekler ve motivasyonlar olmadan bu tür çalışmaları yapmak çok zor çünkü.

Albümün tüm stüdyo, mix ve mastering çalışmalarını Hamburg da yaptık. Uli Kringler gibi usta bir müzisyen, usta bir gitarist önemli güzellikler kattı çalışmamıza. Ayrıca Gerrit Heineman’ın klavyesiyle muazzam bir sadelik yakaladık. Perküsyon da Bodek Janke, Bass’larda Martin Drees ve Ali Busse duygularını yüklediler geleneksel ezgilerimize. Danimarka yakınlarında bir ada da, Ayhan Evci’nin yönetmenliğinde klip çektiğimiz “Ey Benim Nazlı Cananım” eseri, kısa sürede çok izlendi ve gelen yüzlerce tepkinin hemen hemen hepsi çok olumluydu. Albüm satışlarının Türkiye’de çok azalmasına rağmen “Gül Budağı” umduğumuz rakamların çok ötesine geçince doğru işler yapmış olmanın mutluluğunu paylaştık.

İhsan Güvercin
Öğrendiğim kadarı ile Antalya’da yaşıyorsunuz ama önümüzdeki günlerde sizi konserlerde dinleme şansımız olacak mı? Hani konserler demişken yıllar boyu sahnelerde olmak nasıl bir duygu oldu adınıza, dinleyiciler ile bu birebir buluşmalar / kavuşmalar nasıldı adınıza, nasıl bir samimiyetti?

Denizi, dağı, güneşi çok severim. Müzik için, üretebilmek için gereken tüm enerjiyi ve ilhamı bulabildiğim bir ortam var Antalya da. O nedenle Antalya dayım.

“Gül Budağı” konserleri için hazırlığımız tamam. Yakın bir zaman da tarihlerini duyurmaya başlayacağız. Sahnede olmak, dinleyiciyle buluşmak, yaşamanın ta kendisi gibi geliyor bana. Bu buluşmalar öncesi duyduğum heyecan da, dinleyicilerimin samimiyetinden kaynaklanıyor elbette ki.

Yine günümüz hareketli, yine çeşitli ama bir gerçek var ki her şey biraz daha kolay, herkesin bir şeyler yapması çok daha mümkün, yani her geçen gün de hız çoğalıyor. Müzik piyasası yaşanan tüm olumsuzlukları görmüyor bir yerde, yola devam ediyor; siz takip edebiliyor musunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci peki?

Bu hareketliliği, bu hızı, sektörde ne olup bittiğini çok iyi takip edebilmek için İstanbul da yaşamak gerekiyor ama yine de uzakta olmam her şeyden habersiz yaşadığım anlamına da gelmez. Elbette ki kaygılandığım, üzüldüğüm gelişmeler oluyor. Genelde albüm satışları çok düşmüş örneğin. Albüm satan mağazalar yok denecek kadar azalmış. Bunun karşıtı dijitalde nasıl gidiyor tam bilemiyorum. Sanki müziğin alım değeri kalmamış gibi.

Avrupa’da da eskiye göre fiziki satışta bir azalma var. Ama Türkiye’deki gibi bir azalma olduğunu sanmıyorum. Oralarda hala dedeler, teyzeler albüm yapıyor ve birçoğu hala iyi satış rakamları yakalayabiliyorlar. Bizde ise müzik piyasasına sürekli yeni sesler geliyor. Bu iyi bir şey fakat birbirine yakın seslerin, yorumların, şarkıların müzik piyasasını bunaltmaması için “eski“ seslerin üretimlerine devam etmesi, müzik yapımcılarının da buna destek vermesi gerekiyor. Ancak o zaman yeni seslerin daha bir anlam kazanabileceğini düşünüyorum. Bunların yanı sıra, telif hakları ihlallerine, korsana karşı atılan olumlu adımların atıldığını görmek memnuniyet verici. Yeterli olmasa da iyiye doğru atılan adımlar bunlar.

İhsan Güvercin
Ve bugünün müzisyenleri, ya onlar, özellikle dikkatinizi çeken, hani yaptığı işleri beğendiğiniz isimler var mı? Ve bir de o yolun çok başındaki müzisyenler, hani kafasında hayali büyük olanlar, neler söylemek istersiniz kendilerine, bu yolda sağlıklı olabilmeleri adına nelere dikkat etmeliler, nasıl davranmalılar, nelerde eksikler ya da nelerde fazlalar?

Bu konuda önemli akademisyenlerimiz ve işin mutfağından yetişmiş büyüklerimiz dururken bize laf düşer mi bilemiyorum ama yine de birkaç cümle söyleyesim var; Halk müziği adına yola çıkmayı planlayan gençler, öncelikle iyi bir yol azığı almadan yola çıkmamalıdır. Çünkü uzun ve çetin bir yoldur bu. Bu yolda meçhul sapaklarla tehlikeli dönemeçlerin olduğu unutulmamalıdır. Profesyonel anlamda halk müziğine ilk merhaba demeye hazırlanan gençlerin bazıları, akademik eğitimle elde ettikleri çağdaş müzik bilgilerine güvenerek kendilerini yetkin hissederler. Bu hisse kapılmadan, işin mütevazı bölümünde kalıp biraz araştırma ve alan çalışmaları yapmalılar. Türkü diyenlerin ne hissettiklerini, bunca geleneksel ezgileri nasıl dillendirdiklerini, neyle beslendiklerini iyi algılamalı ve ona göre yol azığı hazırlamalıdır. Bunu yapmadan yolu yürümeye koyulanlar farkında olmadan hem yozlaşmaya zemin hazırlarlar, hem de derin bir hayal kırıklığı yaşarlar. Her ikisi de vebal gibi ağır olup, biri kendine, diğeri halk müziğine zarar verir. Bu tıpkı kerpiç duvar üzerine kat çıkmaya benzer. Tehlikeli fay hatları üzerinde yaşayan Halk müziği, kerpiç duvar üzerine çıkılmış katlarda ikamet etmek zorunda bırakılmamalıdır. Halk müziğine ilk merhaba diyecek gençlere düşüyor bu görev.

Hayatınız ne güzel ve iyi ki hep türkülerle, güzel şiirlerle, sözlerle. Ama dünyanız eminim ki biliyorum hayatınız başka nice renginden mutlu, ben şimdi o anları öğrenelim istiyorum, sizin diğer dünyanızı o müziğin, sazın sustuğu yerdeki, kalabalıklığınızı, yalnızlığınızı ve diğerlerini…

Birkaç rengin birleşiminden bir renk çıkar. Bu renk kendi başına güzeldir ve özel bir ismi vardır. Tüm renklerin birleşiminden de renksiz bir renk çıkar. Özel bir isim koyamayız buna. Bunları bilerek yaşadığım için çok renkli yaşayayım diye bir derdim olmuyor. Az renkle yetinmeyi yeğliyorum. Yalnızlık bir odada ya da yabanda tek başına olmak mı, yoksa kalabalığın içinde kendinizi yalnız hissetmek midir? Bazen onlarca insanın içinde yalnızlığı, bazen de yapayalnızken kendimi kalabalığın içinde hissedebilecek kadar hayal dünyam olduğunun farkındayım. O nedenle “SIKILMAK” kelimesi yaşam felsefemde yer almadı. En sıkıldığım anda mutlaka Cura’m ses verir.

 

 

 

 

Yeni albümünüz “Gül Budağı” Sony Müzik etiketi ile geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Türküler, deyişler söyleyerek, bağlama çalarak başladığınız yolculuk sizi bir daha bırakmadı. İlk plağınızı 17 yaşınızda yaptınız ki sizin için nasıl bir heyecandı o yıllar, nasıl bir samimiyet vardı ortada? Öncelikle ilginize çok teşekkür ederek söze başlayayım. Yola çıktığım o dönemlerde, müzik dünyasına ilk merhaba diyen sanatçı adayına 45’lik bir plak çok büyük prestij sağlıyordu. Hele de iyi bir ezgi ve iyi bir yorum varsa çok ünlü bile oluna biliniyordu. Çünkü müzik dünyasına ulaşmak hele de taşradan gelenler için çok zordu. O zorluğa ve teknolojinin onca kısırlığına rağmen iki deyiş…

Genel Bakış

Kullanıcı Oylaması: 4.95 ( 3 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*