EDİTÖRDEN
Ana Sayfa / WORLD / Anna Phoebe

Anna Phoebe

“Between The Shadow And The Soul” yeni albümünüz ve geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Albüme doğru dünden bugüne gelelim istiyorum ve öncelikle küçük yaşlarda keman ile tanıştığınızı öğreniyorum. Nasıl başladı bu arkadaşlık, ilk buluşmanız ilk heyecanınız nasıldı?
“Between The Shadow And The Soul” is your new album and it has been released few weeks ago. I want to come from the past to the present towards this album and firstly I see that you met violin at very early ages. How did this friendship start, how was your first meeting? And your first sensation?

Annem durmaksızın keman çalardı, dolayısıyla kemanla ilişkim daha ben doğmadan başladı. Annem bana hamileyken amatör orkestralarda çalıp babamın da bulunduğu bir grupla küçük konserler veriyordu. Keman çalmaya yedi yaşında başladım, çalışmanın önemini ve gerekliliğini tam olarak kavrayıncaya dek annem çalmama izin vermedi. Her gün biraz olsun çalışacağıma dair onunla bir anlaşma yapmak zorunda kaldım. İlk keman hocam annemdi fakat bu durum uzun sürmedi. Çok kavga ediyorduk! Bazı şeyleri çok iyi hatırlıyorum. Mesela ‘vibrato’ çalmayı başardığım zaman ya da kırmızı renkli yeni ayakkabılarımı giyip çıktığım sahnede ayakta alkışlandığım ilk performansım gibi şeyleri çok iyi hatırlıyorum. Keman benim için her zaman duygularımı ifade etmenin bir yolu oldu. Hislerimi dışa vurmanın bir şekli.

My mother has always played the violin and so I began my relationship from before I was born – while she was pregnant with me she was playing in amateur orchestras and doing small gigs in a band with my father. I started playing when i was 7, my other didn’t allow me to play until i appreciated and resepcted the need for practice – I had to make a deal with her that i would practice a bit every day. She was my first teacher but that didn’t last long – we had too many arguments! I have a few early memories of playing which are very vivid – the moment I mastered ‘vibrato’, and my first performance where I wore my new red shoes and got a standing ovation. The violin was always an emotional outlet for me – something to release my feelings.

Anna Phoebe
Daha sonrasında bu dostluğu nasıl bir eğitim süreci izledi, tamamen yola müzikle devam edeceğiniz artık kesindi, o ilk profesyonel adımlar nasıl atıldı, kimler ilk yolculuğunuzda sizin yanınızdaydı, desteğinizdi?
After that what kind of an education process followed this friendship? It was certain that you would continue to journey with music. How were those first professional steps taken? Who were your first supporters during this journey?

Profesyonel olarak keman çalmayı yani bunu meslek olarak yapmayı hiçbir zaman istemedim. Ailem de ben de günde sekiz saat çalışan bir çocuk olmam için yeteri kadar rekabetçi ve disiplinli değildik. Kemanla olan ilişkim bu türden değildi. Keman çalmak benim için keyif almak için ilgilendiğim ders dışı bir hobiydi. Okulda aldığım müzik bursu bile kariyere atılan ilk adımdan ziyade okul taksitlerini ödeyebilmek açısından önemliydi benim için. Politikacı olmak istiyordum, eğitimimi London School of Economics’de tamamladım. Boş zamanlarımda müzik yapıyor, gruplarla çalıyor ve bir gösteri merkezinde ev sahipliği/sunuculuk yapıyordum. Hepsi keyif almak içindi. Para almadan gruplar için kayıtlara girmeye başladım ve olabildiğince farklı kişilerle çaldım. Daha sonra 22 yaşında, üniversiteden henüz ayrılmışken Trans Siberian Orkestrası ile bir turneye çıktım. Turne sayesinde tam zamanlı bir müzisyen oldum ve ofiste çalışma zorunluluğundan tamamen kurtuldum. Ailem ve eşim o zamanlarımda hep destek oldular. Bu durumun elbette çok faydası var ancak birçok şey yine sizde bitiyor. Ne kadar hırslısınız? Ne kadar isteklisiniz? Bu iş için ne kadar çalışıyorsunuz? En nihayetinde seyahat eden bir müzisyen olmak sizi yalnızlığa hapsediyor. Yılın sekiz ayını seyahat ile geçiriyordum dostlarımdan ve ailemden uzak kalarak. Altı yıl boyunca Noel’i evimden uzakta geçirdim. Ancak hiçbirinden ötürü pişmanlık duymuyorum. Bu inanılmaz bir deneyim ancak bir hayat biçimi olarak kendinizi bu işe adadığınız zaman oldukça zor gelebiliyor.

I never wanted to play violin professionally. Neither my parents or I were competitive, disciplined or motivated enough for me to be a child who practised 8 hours a day. This was not my relationship with the violin. It was always an extra curricular hobby that i did for enjoyment. Even when I got music scholarship to my school, it was about helping to pay with my school fees rather than the first step towards a career. I wanted to be a politican and studied at the London School of Economics. I did music in my spare time, playing with bands and hosting at a music venue. It was always something for enjoyment. I started recording for bands for free and played with as many different people as possible. Then when i was 22 and had just left university I got a tour with the Trans Siberian Orchestra – this tour enabled me to be a full time musician and I never had to work in an office again! My parents and my partner at the time were all supportive which helps – but really it comes down to you as a person – how much drive and ambition you have, and how much hard work you are willing to put into it. Ultimately, being a touring musician can be quite lonely – i was spending up to 8 months of the year traveling – away from friends and family, and for 6 years running I spent Christmas away. I don’t regret any of it – it is an incredible experience, but it can be tough if you commit to this being your life.

Bu süreç içinde birçok önemli müzisyenle tanıştınız, çalışma şansını buldunuz, beraberinde birçok önemli konserde / festivalde sahne aldınız. Jethro Tull, Trans Siberian Orkestrası, Jon Lord ile birlikte alınan sahneler özellikle heyecan verici olmalı, adınıza nasıl bir deneyimdi, nasıl bir yolculuktu bu çalışmalar?
During this period you met many important musicians and worked with them. Nevertheless you performed in many important concerts / festivals. Performing with Jethro Tull, Trans Siberian Orchestra, Jon Lord may especially be mind-blowing. What kind of an experience were these?

Bütün bunları deneyimleri yaşadığım ve her birinden çok şey öğrendiğim için kendimi çok şanslı ve ayrıcalıklı hissediyorum. Ian Anderson benim için hem iyi bir arkadaş hem de iyi bir hoca oldu, ona büyük bir hayranlık duyuyorum. Kırk yıllık kariyerinde onun kadar başarılı olan kim olursa olsun inanılmaz geliyor. Ancak onun adanmışlığını ve durmak bilmeyen çalışmasını gördüğünüz zaman bir kez daha anlıyorsunuz ki bu iş ancak tamamen kendini adamak ile mümkün oluyor. Trans Siberian Orkestrası insanın aklını başından alan bir tecrübeydi. Müzik açısından bir katkım olmamasına rağmen bu ailenin bir parçası olarak öğrendiğim şeyler asla unutulmayacak türden. Dev bir arenada dev bir yapımda çalma fırsatı çoğu müzisyenin hayalidir. Ancak tekrar belirtmek isterim ki çok sayıda gösteri yaptığınız uzun turneler (10 haftada neredeyse 70 gösteri) sahte bir cazibe ya da geçici bir rock yıldızı olma işi değil. Çok zor ve yorucu bir iş. Jon Lord tam anlamıyla bir azizdi. Onunla çalmak bana bir insan olarak büyüdüğümü hissettirdi ve beni bugün bulunduğum noktaya getirdi. Bu sayede köklerime, klasiğe geri döndüm ve çalışıma dair özgüvenim arttı. Şimdi daha sakinim. Çalarken çığlık atma ihtiyacım azaldı diyebilirim. Ian Anderson ile olduğu gibi, böyle bir efsane ile aynı sahneyi paylaştığım için oldukça şanslı hissediyorum

I feel very lucky and priveleged to have had these experiences and have learnt so much from each of them. Ian Anderson has become a good friend and mentor – I admire him a lot. Anyone who can have a forty year career as successful as him is absoutely incredible. But again, when you see his dedication and the non stop hard work he puts in to it, you see that it is not without 100% dedication. Trans Siberian Orchestra was just a mind blowing experience – although I didn’t have a musical input into this project, what I learned and experienced by being part of this family is something I will never forget – the chance to play these huge arenas with such a huge scale production – this is the stuff many musicians dream of! But again, the long tours with many, many shows (almost 70 in 10 weeks) is not just about glamour and being a temporary rock star – it is hard and tiring work! Jon Lord was an absolute saint. Playing with him I feel i grew as a person and I evolved into the player I am now. It took me back to my classical roots and i feel like my confidence as a player has grown. I feel more calm and still and feel less of a need to shout with my playing. Like with Ian Anderson, I just feel extremely lucky to have been on stage with such a legend.

 

 

İlk albümünüz “Gypsy” 2006 yılında yayınlandı. İkinci albümünüz “Rise Of The Warrior” 2008’de, EP çalışmanız “Embrace” geçtiğimiz sene dinleyiciniz ile buluştu. Genel olarak baktığınızda albümleriniz arasında nasıl bir ilişki var. Tek tek ele almamız gerekirse, bize nasıl özetlersiniz her birini?
Your first album “Gypsy” was released in 2006. Your second album “Rise Of The Warrior” was released in 2008 and your EP “Embrace” met listeners last year. Generally, what kind of a relation is there between your albums? If we need to examine them one by one, how do you summarize each one?

“Gypsy” albümü Angus Clark ile birlikte yazıldı. Orta Doğu’ya olan seyahatlerimin ve Trans Siberian Orkestrası ile çaldığım ilk iki yılın bir yansıması. The Rise of The Warrior’u Joost can den Broek ile beraber yazdık. O zamanlar bütün metal ve senfonik metal ortamlarını içime çekiyor gibiydim. Gerçekten bu tür müzikle deneyler yapıyordum. Embrace ve Between The Shadow and The Soul, Nicolas Rizzi ile beraber yazıldı. “Gypsy” gibi bir his yaratıyor ancak ses arama konusunu bir adım öteye götüren bir çalışma. Bence daha olgun ve karmaşık bir müzik. Kemanın merkezde bir rolü olmasına rağmen albümün dokusu tek odaklı bir yapıdan çok diğer enstrümanlarla gelişen bir yapıda. Rock müzikten beslenen world music olduğunu söyleyebiliriz

“Gypsy” was written with Angus Clark. It reflects my journeys throughout the middle east, mixed with the first two years of being exposed to playing with Trans Siberian Orchestra. I wrote Rise of The Warrior with Joost van den Broek, and it was a time when i felt like i had soaked up all the metal and symphonic metal vibes and i was really experimenting with this sound. Embrace and Between The Shadow and The Soul was written with Nicolas Rizzi. It takes me back to the first sounds of “Gypsy” but explores this sound further. I think it is a more mature and complex sound and although the violin is a central voice, it weaves a tapestry with the other instruments rather than just being the sole focal point. It is more world music with a rock edge.

Anna Phoebe
Peki yeni albüme nasıl hazırlandınız? Gelen ilk tepkiler nasıl? Bir albüme nasıl hazırlanıyorsunuz, nasıl bir çalışma bekliyor sizi, nasıl bir stüdyo süreci yaşıyorsunuz?
How were you prepared for your new album? How are the first reactions? And generally during the preparation of an album, what kind of a studio process waits you?

En son projem iki hamilelik dönemini ve kızlarımın doğumunu kapsıyor. Dolayısıyla oldukça ilginç bir zaman olduğu söylenebilir. Nicolas ile birlikte dört yıl önce yazmaya başladık. Yazma ve kayıt ortamlarına bebeklerle ve hamileliklerle beraber uyum sağlamak zorunda kaldık. Hiç durmadım aslına bakarsanız. İlk kızım Amelia aşağı yukarı bir haftalık iken girdi stüdyoya, ikinci kızım üç günlük iken çalışmaya döndüm. Embrace and Between The Shadow and The Soul albümünün aldığı tepkilerden oldukça memnunun. Sanırım her dinlemede daha da büyüyen bir albüm, olan biten çok şey var, tarzlar da oldukça çeşitli. Kiminle konuştuysam farklı bir parçayı favori parçaları olarak söylediler. Nines’in ticari müzik, rock müzik, world müzik gibi tarzlarda yayın yapan farklı radyo istasyonları tarafından alındığını duyunca oldukça şaşırdım. Popüler olmasını beklemediğim bir parça olmasına rağmen insanlar sevdiler. Bu hoş bir sürpriz oldu.

This latest project spanned two pregnancies and two births of my daughters , so it was quite an interesting time!! Nicolas and I started writing together about 4 years ago – and then we had to fit writing and recording sessions around the babies and pregnancies. I never really stopped though – my first daughter Amelia came into the studio at about a week or so old, and my second daughter was 3 days old when we started again! I’m pleased with the reactions Embrace and Between The Shadow and The Soul has gotten – I think it’s an albüm which grows with each listen – there is a lot going on – and also the styles are quite varied. Each person i speak to has a different favourite track. I’m surprised that Nines has been picked up on by a couple of radio stations spanning commercial / World/rock music – I would have thought this is was one the least accessible tracks and yet people seem to love it! That’s a nice surprise!

Anna Phoebe
Yine dünyaca ünlü Oi Va Voi ile de çalıştınız. Kendilerinin iki albümünde yer aldınız ve birçok ülkede konserler verdiniz. Kendileri ile bu buluşma nasıl gerçekleşti, nasıl geçti bu birlikteliğiniz?
Again you worked with world-famous Oi Va Voi. You took part in two albums of them and gave concerts in many countries. How did you come together and how did it go?

Oia Va Voi ile turneye çıkmayı seviyorum ve keman sanatçıları olmadığı zaman onlarla hala çalıyorum. Birlikte çok turne yaptık, büyük bir aile gibiydi. Sahnede çok eğlendik, gezip gördüğümüz yerler büyüleyiciydi. Türkiye’yi ayrı sevdim. İlk İstanbul deneyimim, ki şüphesiz dünyadaki şehirler arasında en sevdiğim şehirlerden biri. Solo projemle Türkiye’ye tekrar gelmeyi umuyorum.

I loved playing and touring with Oi Va Voi and I still do sometimes when their violinist can’t make the shows! We toured so much and it really was like a big family. The shows were always great fun – and the places we got to see while traveling is really amazing. I especially loved coming to Turkey!! These were my first experiences of Istanbul which is without doubt one of my favourite

Ve bu grupla birlikte siz Türkiye’ye de geldiniz, sahne aldınız ama biz sizi şimdi yeni albümünüzle, diğer çalışmalarınızla da dinlemek istiyoruz. Bu anlamda belirlenen konser programınızda yer alabiliyor muyuz, sizi tekrar ülkemizde görecek miyiz?
And you came Turkey and performed with this group. But we also want to listen to you alone with your new and old songs. Are we on the list of your concert programme, can we see you again in our country?

Gelmeyi çok isterim! Birkaç menajerle geliş gidişin imkanı hakkında görüşme yaptım. Proje ile birlikte gelmeyi çok isterim.

I would love to come!! I have spoken to a few promoters about the possibility of coming and I would realyl love to maket his an aim with the Project!!

Peki Türkiye’den tanıdığınız ya da takip ettiğimiz müzisyenler var mı? Belki bir gün bir Türkçe şarkıyı da sizin o değerli yorumunuzla dinleme şansını buluruz, olabilir mi? :)
Are there any Turkish musicians that you know or follow? Maybe some day we find a chance to listen to a Turkish song from your beautiful voice, can it be? Let it be :)

Çiğdem Aslan ile tanıştım ve kendisi bence çok güzel bir şarkıcı. Ve tabii ki Tarkan’a bayılıyorum. Onun için keman çalmayı çok isterdim

I’ve met Cigdem Aslan and I think she is a beautiful singer. And of course I love Tarkan!! I would love to play violin for him!

Yaptığınız müziği nasıl tanımlıyorsunuz? Ama bir tarz, konsept tanımlaması istemiyorum aslında, istediğim biraz daha böyle iç sesinizden gelen, daha böyle bir duygusal tanım. Nasıl bir ruh halinde doğuyor bu şarkılar, dünyanız nasıl bir dünya, nasıl ve neler yansıyor notalara?
How do you define your music? Actually I don’t want an explanation of a rag or concept. I want you to define your music emotionally with your inner voice. In what kind of an emotional state these songs are born? What kind of a world is your world? What are the things that affect your notes?

Bu oldukça kişisel bir soru, tanımlamak çok zor. Müziği yazarken hayatınızın neresinde olduğunuza göre değişiyor. Mesela şu an içinde bulunduğum duygu durum ile “Rise of The Warrior”u yazarken içinde bulunduğum durumun birbirinden çok farklı olması gibi. Anne olmak, bir ailenin parçası olmak, korunmasızlığın ne olduğunu keşfetmek benim için alışılmadık şeyler. Dolayısıyla bütün bunların müziğimi etkilediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Daha huzurlu ve sakinim. Ancak aynı zamanda kendimi duygularıma bıraktığım da doğru. Yirmili yaşlarda dünyayı geziyor, hayatımı bir bavulun içine sığdırabiliyordum. Büyük sahnelerde hoplayıp zıplıyor, dizlerimin üzerinde kayıyor, üç metrelik alevlerin ve havai fişeklerin önünde headbanging yapıyordum. Şimdi daha konsantre olmuş daha sakinleşmiş hissediyorum. Hala meraklıyım, hala yeni deneyimler arıyorum fakat daha farklı yollardan. Artık çığlık atma ihtiyacı duymuyorum. Boşluklar ve sessizlikler artık beni korkutmuyor.

Well, this is a deeply personal question and it’s very difficult to define. There is the broad phase of where you are in your life when you create certain pices of music – like where I am now emotionally is very different to where I was when I wrote “Rise of The Warrior” – becoming a mother, have a family and allowing yourself to acknowledge vulnerability is something that is new to me, and this definitely influences the music I write. I am more at peace, I feel more calm, but i am also ,re open with my emotions now. In my twenties I was racing through the world, living out of a suitcase, jumping around huge stages,doing knee slides and headbanging in front of 3 metre flames and fireworks on stage! Now I feel more calm and more centred. I am still curious and I am still searching for new experiences – but in a different way. I don’t feel the need to shout anymore, and I don’t feel scared of space and silence.

Anna Phoebe
Müzik hayatınızın en büyük parçası ama ötesinde dünyanızı başka neler tamamlıyor, neler sizin için özeldir, nelerden vazgeçemezsiniz, müzisyen kimliğiniz dışında sizi tanıyabilir miyiz biraz?
Music is the biggest part of your life but beyond that what are the other things that fulfill your life? What is special for you? What are the things that you can not give up? Except your musical identity, can we know more about you ?

Çocuklarım hayatımın merkezinde. İki çocuğum benim için en önemli şey. Bu kadar küçük olduklarını düşününce hal böyle oluyor. Biri üç diğeri bir yaşında. Her gün değişimlerini görüyorsunuz. Süngerlere ne kadar benzediklerini fark ediyorsunuz, her gün yeni şeyler öğrenip etraftaki her şeyi emer gibi hızla öğrendiklerini görüyorsunuz. Onlarla birlikte olmak istediğim için şu sıralar sadece onların da benimle beraber gelebileceği turnelere gidiyorum. On günlük bir Almanya turnemiz var ve onlar da grupla birlikte otobüste olacaklar. Bizim grubun elemanlarına çocuk bezi değiştirme sanatını öğretiyorum, bütün grubun çocukları seviyor olması büyük bir şans.

İlham ve fikir açısından düşündüğümde film seyretmeyi çok severim, tiyatrodan hoşlanırım ve her hafta Londra’daki şahane galerilere giderim. Her hafta sergiye gitmeye çalışırım. Hoşlanmadığım bir şey olsa da fark etmez. Beyninizi geliştirmeye devam etmelisiniz. Akşam yemeği toplantıları vermeyi ve arkadaşları davet etmeyi seviyorum. Denizleri çok severim. Köpeğimle sahilde yürümekten hoşlanırım. Köpeğim ve ben, yalnızca ikimiz. Zihnimde daima müzik vardır. Sürekli fikirler gelir, bu müzikleri kaydetmek için aceleyle eve giderim.

Ve tabii ki keman hayatımın merkezinde. Keman çalmadığım takdirde bunalıma giriyorum. Çoğu müzisyenin aynı şekilde hissettiğinden eminim. Yaptığım bir iş değil, keman benim bir parçam.

Definitely my two children are the most important and central thing in my life. Especially when they are this young – (one and three)…you see the changes every day, you see how they are like sponges, picking up new ways every day and soaking everything up. I want to be there for them and so at the moment I only really do tours or performances where they can come. We have a ten day tour in Germany and they are coming on the tour bus with the band! I am training all the boys in the art of changing nappies – luckily the band all love kids!

In terms of inspiration I absolutely love watching films, I love theatre and every week I make use of the fantastic galleries we have in London. I try to see an exhibition every week. Even if it is something I don;t like, it doesn;t matter. You have to keep expanding your brain! I love giving dinner parties and having friends over. I absolutely love the sea. I love walking on the bach with

And of course the violin is central to me – if i don’t play the violin I become depressed! I’m sure most musicians feel like this… İt is a part of me, as oppose to something I do.

Çeviriye katkılarından dolayı F.Gül Yanık ve Deniz Ali Kıran’a teşekkür ederiz.
We thank F.Gül Yanık and Deniz Ali Kıran for their translations.

www.annaphoebe.com

 

 

Anna Phoebe

Anna Phoebe
Between The Shadow And The Soul / Anna Phoebe Music

 

 

 

“Between The Shadow And The Soul” yeni albümünüz ve geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Albüme doğru dünden bugüne gelelim istiyorum ve öncelikle küçük yaşlarda keman ile tanıştığınızı öğreniyorum. Nasıl başladı bu arkadaşlık, ilk buluşmanız ilk heyecanınız nasıldı? “Between The Shadow And The Soul” is your new album and it has been released few weeks ago. I want …

Genel Değerlendirme

Ziyaretçinin Değerlendirmesi: 4.76 ( 8 votes)
0

Yorumunuz

E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir. *

*

Scroll To Top