EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Yağmur Ender

Yağmur Ender

Yağmurlu bir haftanın ardından bu kez yüzümüzü başka bir Yağmur’a çeviriyor ve nisan ayının ilk söyleşi konuğuna geçiyoruz. Geçtiğimiz ay yayınlanan yepyeni bir albümün o şahane müzisyenini bu hafta sayfalarımızda ağırlıyoruz.

Yağmur Ender, bir buçuk yıllık titiz bir stüdyo sürecinin ürünü olan on iki parçalık ilk stüdyo albümü “Düğüm” ile dinleyicisiyle buluştu. 2022 yılında yayımlanan “Bi’ Dinlesen” ile başlayan müzikal yolculuk, bugün bu albümle daha güçlü bir noktaya ulaşıyor. Bu süreçte “Seni Kimler Aldı” ve “Erkekler Ağlamaz” gibi iki önemli cover çalışmasına da imza atan Ender, hem kendi şarkılarında hem de yorumlarında geçmişin izlerini bugünün duygularıyla bir araya getiriyor.

Benim için bu tanışıklığın başlangıç noktası ise “Tomris ve Süreya” olmuştu. Tomris Uyar ve Cemal Süreya’dan ilham alan bu şarkı, günümüz müziğinde giderek azalan o şiirsel damarı yeniden hatırlatmış ve beni Ender’in dünyasına çekmişti. “Sadece gitarım, defterim ve kalemimle kendi dünyamda sessiz sedasız başlayan bu yolculuğun, bugün böylesine içime sinen bir albüme dönüşmesi tarif edilemez bir his” sözleriyle anlattığı “Düğüm”, dinleyeni ilk andan itibaren içine alan bir bütünlük sunuyor. Ayın dikkat çeken albümlerinden biri olan bu çalışma vesilesiyle Yağmur Ender de bizleri kırmadı ve sorularımızı yanıtladı.

Ben ne kadar özetlemeye çalışsam da bu albümün arkasında çok daha fazla hikâye olduğuna eminim. Sorularımı albümün ilk günlerinin heyecanı içinde yanıtlayan Ender’in söyleşisini şimdi sizlerle buluşturmanın mutluluğunu yaşıyorum. Keyifle dinleyeceğiniz bir “Düğüm” albümü ve severek okuyacağınız bir söyleşi olması dileğiyle. Kendisine, sevgili Gizem Ertürk’e ve emeği geçen herkese sevgiler diliyorum.

Kadri Karahan / Editörün Notu

 

İnstagram

Youtube

 

 

İlk albüm “Düğüm” uzun soluklu bir çalışmanın ürünü olarak karşımızda. Albümle ilgili uzun uzun konuşmadan önce en başa dönelim istiyorum ki müzikle ilk buluşmanızı merak ediyorum orada ve hayatınızın neresinde durduğunu, nasıl bir soluk olduğunu ilk yıllarda. Bu arada Görsel İletişim Tasarımı mezunu olduğunuzu da öğreniyorum ki orada da bir kariyeriniz var öyle değil mi? Bu iki ayrı dünya birbirini nasıl tamamlıyor?

Müzik, kendimi bildiğim andan itibaren hayatımın en doğal parçasıydı. Henüz 3-3.5 yaşlarımdayken elime ilk enstrümanımı almıştım. O yaştan itibaren müziğe olan ilgim hiç eksilmedi; anaokulundan lise son sınıfa kadar okul korolarında ve orkestralarında yer alarak bu bağı hep canlı tuttum. Görsel İletişim Tasarımı mezunuyum ve uzun yıllardır Art Director ile Motion Designer olarak profesyonel hayatıma devam ediyorum. Bu iki dünya birbirini o kadar güzel tamamlıyor ki; bir şarkı yazarken zihnimde sahneler, renkler ve bir atmosfer canlanıyor; görsel bir dünya kurarken de o dünyanın ritmini ve melodisini arıyorum. Her iki alan da aslında aynı yaratıcı duygunun farklı dışa vurumları. İkisi de aynı yaratıcı kaynaktan besleniyor ve birbirinin eksiğini kapatıyor.

 

 

ve albüm için yola çıkılıyor. Takvimler 2022’yi gösteriyor ve “Bi Dinlesen” yayınlanıyor. Sonrası devam eden ve sistemin de istediği gibi şarkılar single olarak
bir bir karşımıza çıkıyor. İlk heyecanları dinlemeyi çok severim, nasıl bir hazırlık süreci yaşanıyor adınıza ve bu ilk merhaba devamında neleri getiriyor, neleri
değiştiriyor?

Aslında o ilk “merhaba”dan öncesinde, yıllarca müzisyen arkadaşlarımla barlarda sahne aldığımız uzun bir dönem var. Çok keyifli zamanlardı ama bir gün geldi ve artık o cover sahnelerini bırakıp, kendi müziğimi, kendi bestelerimi insanlarla paylaşmam gerektiğine karar verdim. “Bi Dinlesen”in ilk versiyonu işte bu kararın ürünüydü. O dönem arkadaşlarım R&B tarzının sesime çok yakıştığını düşünüyordu, bu yüzden şarkının o ilk versiyonu biraz daha o sulara kaydı. Fakat zaman geçtikçe, yeni şarkılar ürettikçe o arayış yerini bir uyanışa bıraktı. Gerçekten beni mutlu eden, içime sinen ve bana tam anlamıyla “işte bu benim” dedirten o organik sound’u buldum. Bu süreç benim için kendi sesimi ve özgürlüğümü keşfetme hikayesiydi.

 

Aslında bu şarkılar albümün bir parçası ve hayatınızın değişik zamanları ki kimler burada en çok sizinle, kimlerle bu yolculuk paylaşılıyor? Size ait şarkıların yanında bu süreç içinde aranjör kimliği de kazanıyorsunuz ki burada müzisyen olarak sizi tanıyalım; ilhamlarınız, çalışma alanlarınız neler, nasıl… Tanımladığınız müzisyen profiline ne kadar yakın oluyorsunuz bu süreç içinde?

Bu yolculukta en büyük şansım müziğe aynı pencereden baktığım, ruhumu anlayan harika dostlarımla yürümek oldu. Erkin, Umut ve Mete gibi değerli müzisyenlerin yanı sıra, görsel dünyamı ve fotoğraflarımı emanet ettiğim yönetmen arkadaşım Mert de bu yolculuğun en önemli parçalarından. Aranjörlük kimliğim ise yazdığım bir şarkının o ilk andaki saf duygusunu koruma içgüdüsüyle gelişti. Üretim sürecim tamamen duygusal bir ritimle ilerliyor; bazen üç ay boyunca tek bir satır bile yazamadığım oluyor. Sonra zihnimde bir ‘switch’ var sanki; en doğru zamanda kendiliğinden dönüyor ve bir bakmışım bir hafta içinde beş yeni şarkı yazıp bestelemişim. Sadece kulağa güzel gelen değil; derdi olan, dinleyicinin kalbine bir çentik atan işler üretmeye çalışıyorum. Gösterişten uzak, sadelikteki o çarpıcılık beni cezbediyor.

 

Kendi bestelerinin yanı sıra Türk pop müziğinin iki önemli eserine de saygı duruşunda bulunuyorsunuz bu albümde ve bir Sezen Aksu (Seni Kimler Aldı) bir de Nilüfer (Erkekler Ağlamaz) şarkısına hayat veriyorsunuz. Bu şarkıların sizde heyecanı ne oldu, yorumlarken neler hissettiniz ve görebildiğim kadarı ile Nilüfer de beğenisini iletti; sizin için nasıl bir buluşmaydı bu coverlar?

Bu iki şarkı da Türk müzik tarihinin temel taşlarından, hepimizin genetiğine kazınmış, çok güçlü kadınların eserleri. “Erkekler Ağlamaz”ı yayınladığımızda içimde çok büyük bir saygı ve biraz da o mirası layıkıyla taşıyabilmenin tatlı tedirginliği vardı. Nilüfer Hanım’ın da beğenisini hissetmek ve ondan o onayı almak, tarifsiz bir gurur kaynağı oldu. “Seni Kimler Aldı” ise vokal anlamda beni gerçekten çok zorlayan, sınırlarımı aşmamı talep eden bir şarkıydı. Şan hocamla üzerinde çok ciddi çalıştık, inanılmaz mesai harcadık. İşin mutfağında Umut’un da çok büyük bir emeği var. Ona sound için bazı referanslar vermiştim ama kurduğum en net cümle şuydu: “Öyle bir şey yapalım ki tüyleri diken diken etsin.

Her iki şarkının da bugüne kadar pek çok farklı versiyonu yapıldı ama ben hep yapılmamışı yapmak, bu kült eserleri kendi acımla harmanlayıp benden bir parçaya dönüştürmek istedim.

 

“Tomris ve Süreya” isimli şarkınızla ilk kez sizi tanımıştım. Kendilerinin diline ve sanatına dokunan hikayesi size ilham vermiş ve sözlerini kaleme almışsınız. Buradan da edebiyata olan ilginizi seziyor ve sanatın birçok dalına yakınlığınızı görebiliyoruz adeta. Nasıl harmanlanıyor sizde duygular, sanatın ya da hayatın diğer renkleri nasıl toplanıyor içinizde; başka bilmediğimiz Yağmur’u da tanıyalım biraz, hayatının diğer karelerini de?

Edebiyat, kendimi bildim bileli sığındığım en güvenli liman. Okumayı öğrendiğim ilk günden beri kitaplarla çok güçlü bir bağım oldu. Lise yıllarımda en başarılı olduğum ders hep edebiyattı; okulda şiir dinletilerinde sahne alır, kelimelerin o ritmik büyüsüne kapılırdım. Özellikle Türk ve İngiliz edebiyatının o derinlikli, insanı kendi içine döndüren dünyası beni her zaman büyülemiştir. “Tomris ve Süreya” da aslında bu edebiyat tutkusunun doğrudan müziğime yansıması. Cemal Süreya ve Tomris Uyar’ın o yoğun, kesişen ama bir o kadar da melankolik hikayesi beni inanılmaz etkilemişti. Benim içimde hayatın renkleri hep kelimeler ve melodiler olarak toplanıyor. Başka bir Yağmur yok aslında; okuduğu şiirleri, izlediği hayatları kendi süzgecinden geçirip o duyguları notalara döken biriyim.

,

Burada şunu da merak ediyorum hem bir dinleyici hem de bir müzisyen olarak ilk günden bugüne özellikle kimleri dinlediniz, kimler size eşlik etti ve bu yolda yalnız bırakmadı. Bugün baktığınızda sektör adına neler düşünüyorsunuz. Müzikte başka hayalleriniz, başka projeleriniz var mı ilerisi adına? Kasetlere yetiştiniz mi bilmiyorum ama CD’ler, plaklar derken dijital müzik, hangisinde en çok mutluydunuz, mutlusunuz?

Yetişmek ne kelime; annemle çıktığımız uzun araba yolculuklarında o kasetleri döne döne dinleyerek büyüdüm. Sanırım kaset döneminin o büyüsünü tam anlamıyla yakalayan son jenerasyondanım. Müzikal temelimde annemin kaset ve plak koleksiyonu yatar; evde hep Queen plakları dönerdi. Çok fazla metal dinleyen bir tarafım da var ama ruhum hep o çiğ rock ve soulblues tınılarıyla, özellikle de o güçlü İngiliz (UK) ekolünün hissiyatıyla yoğruldu. Çocukluğumdan beri tam bir Amy Winehouse aşığıyım. İlk günden bugüne vokaliyle, yaşanmışlığıyla o çiğ duyguyu geçiren dev kadınların hep izinden gittim; Nina Simone, Stevie Nicks, Tina Turner ve Joan Baez gibi efsaneler benim için her zaman deniz feneri oldu. Günümüze geldiğimizde ise Adele, Florence + The Machine, LP, Bishop Briggs ve Tash Sultana gibi hikayesini maskesiz, kendi karanlığından ya da coşkusundan korkmadan anlatan kadınlar bana yoldaşlık ediyor. Tabii Noah Gundersen, Damien Rice, Hozier, Kaleo, Chet Faker ve Shawn James gibi vokallerin yeri de bende hep çok ayrı. Formatlara gelirsek; dijitalin müziği sınırsızca kitlelere ulaştırma gücünün inkar edilemez yanları var. Ama ben plağın o dokusuna, sese yansıyan o doğal pürüzlere, kusurlara aşığım. Müziğin o analog, organik ve yaşanmışlık hissi veren hali beni her zaman daha çok mutlu ediyor.

 

 

ve deyiminizle “Düğüm” artık çözüldü. Sessiz dünyanızda başlayan bu yolculuğun albüme dönüşmesini tarif edilemez bir his olarak tanımlasanız da ben yine de tarif etmenizi isteyecek ve dinleyeceğim. Hangi ruhun, ruhların albümü bu, hangi zamanın, zamanların, hangi kahramanın, kahramanların… En çok kimler kendini bulsun ve hem size hem de müzik dünyasına neler sunsun?

“Düğüm”, adından da anlaşılacağı gibi içimde yıllarca biriktirdiğim, söylemek isteyip de yuttuğum hikayelerin, sessizliklerin nihayet çözülmesi aslında. Bu albüm, kendi içindeki düğümleri çözmeye cesaret eden, duygularını, yaralarını saklamadan yaşamaktan korkmayan herkesin albümü. Belki bir kaybedişin, belki yarım kalan bir aşkın, belki de kendini yeniden bulmanın tam ortasında olanların hikayesi var burada. En çok, kendi karanlığıyla yüzleşmekten çekinmeyen, o kırılganlıkta bile gizli bir güç bulabilen ruhlar kendini bulsun isterim. Bana kendi sınırlarımı aşmayı ve özgürleşmeyi öğretti, umarım dinleyenlere de düştüklerinde yalnız olmadıklarını hissettirir.

 

Albümün lansman konseri de geçtiğimiz günlerde gerçekleşti ki davet edilmedim, şaka bir yana o yüzden hemen nasıl bir atmosfer yaşadınız sizden dinleyeceğim; bu durum sahnelerde de olacaksınız ve devamı gelecek anlamına da geliyor değil mi? Neler yaşadınız o gece şarkılarınızı söylerken; sahnede olmak ve seyircilerle dünyanızı paylaşmak nasıl bir histi?

Bir sonraki sahnemde sizi mutlaka en önde görmek isterim! Lansman öncesi stüdyo provaları, hazırlıklar derken tatlı bir koşturmaca ve dürüst olmak gerekirse içimde epey büyük bir sahne heyecanı vardı. Ama sahneye çıkıp o ilk notayı bastığımda, yıllarca odamda tek başıma yazdığım o kişisel sözleri seyirciyle tek bir ağızdan söylediğimizi duyduğum an… İşte o an tüm kaygılar yerini tarifsiz bir coşkuya bıraktı. O enerjiyi karşılıklı olarak hissetmek, birbirimize tutunmak gerçekten büyülü bir histi. Sahnede o bağı kurmak müziğin en ödüllendirici kısmı; o yüzden evet, kesinlikle sahnelerde olmaya devam edeceğim.

 

Artık albüm bizimle ve klipleri ile de herkesin ulaşabileceği bir yerde; peki devamında neler olacak, adınıza bizleri neler bekleyecek ve çok çok ilerisinde de neler olsun mesela; hayatın önümüzdeki zamanlarına dair başka hayaller, dilekler var mı buradan evrene gönderelim ve son olarak söylemek istediklerinizi alalım sevenlerinize, dinleyenlerinize?

O zaman size çok taze bir haber vereyim: Durmak yok, bu hafta itibarıyla yepyeni bir EP’nin üretim sürecine başladık bile! Bir yandan da önümüzde planlanan harika sahneler var; duyurularını yapmak için şu an son detayların kesinleşmesini bekliyoruz. İlerisi için en büyük hayalim, bu üretim enerjisini hiç kaybetmeden, kendi gerçeğimden kopmadan yeni hikayeler anlatmaya devam etmek ve olabildiğince çok sahnede olup dinleyiciyle göz göze şarkı söylemek. Şarkılarımda kendi hikayelerinden izler bulan, o düğümleri benimle beraber çözen herkese çok teşekkür ederim.

 

 

Yağmurlu bir haftanın ardından bu kez yüzümüzü başka bir Yağmur’a çeviriyor ve nisan ayının ilk söyleşi konuğuna geçiyoruz. Geçtiğimiz ay yayınlanan yepyeni bir albümün o şahane müzisyenini bu hafta sayfalarımızda ağırlıyoruz. Yağmur Ender, bir buçuk yıllık titiz bir stüdyo sürecinin ürünü olan on iki parçalık ilk stüdyo albümü “Düğüm” ile dinleyicisiyle buluştu. 2022 yılında yayımlanan “Bi’ Dinlesen” ile başlayan müzikal yolculuk, bugün bu albümle daha güçlü bir noktaya ulaşıyor. Bu süreçte “Seni Kimler Aldı” ve “Erkekler Ağlamaz” gibi iki önemli cover çalışmasına da imza atan Ender, hem kendi şarkılarında hem de yorumlarında geçmişin izlerini bugünün duygularıyla bir araya getiriyor. Benim…

Genel Bakış

0

Kullanıcı Oylaması: 4.7 ( 1 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*