Bu yılın ilk aylarında yeniden karşılaşmaların adreslerinden biri de sevgili İlkay Sipahi ile olmuştu. Kısa bir aranın ardından yayımladığı yepyeni ve güçlü şarkısı “Sen Diye” ile müzik dünyasına taze bir dönüş yaptı. Bu buluşma bana arşivimi kurcalattı ve 2010 tarihli “Aşkın İlk Hali” albümünü yeniden dinlemekte gecikmedim. İlk solo albümüydü ama onu öncesinde 4Yüz ile tanıyorduk. İki albüm ve single’larla geçen sürecin ardından yollar ayrılmış, her biri solo kariyerinde kendi yolunu çizmeye başlamıştı. Bu söyleşide o yıllara da birlikte dönüyoruz.
İlk albümünün ardından Sipahi, 2014’te bu kez farklı bir grupla karşımıza çıktı: Manevra. Hatta yayınladıkları bir albümün yanı sıra bir tür Eurovision alternatifi sahne olan Türkvizyon Şarkı Yarışması’nda da ülkemizi de temsil ettiler. Keyifli ama kısa süren bu birliktelik, güzel anılarla arşivde yerini aldı. Sonrasında yeniden solo yolculuğuna dönen müzisyeni “Bir Akşam Vakti” ve “Yağmur” isimli şarkıları takip etti. Şimdi ise daha olgun, daha derin bir yerden ilerliyor; “Sen Diye” ile başlayan bu yeni dönem, “Olsun” ile yoluna güçlü ve daha olgun bir şekilde devam ediyor.
Yeni çalışmalarında kendi iç dünyasından beslendiğini hissettiren Sipahi, yarım kalmış bir hikâyeyi tamamlar gibi anlatıyor derdini. Müziğe dönüşü, sanki kendine verdiği bir sözün peşinden gitmek gibi. Üretmeyi özlediğini açıkça söylüyor; biz de onu özlediğimizi fark ediyoruz. Zaman değişiyor, yeni sesler hayatımıza giriyor ama bazı sesler vardır ki, yeniden duyduğunda tanıdık bir sıcaklık bırakır. İşte Sipahi’nin dönüşü de tam olarak böyle bir his yaratıyor.
Henüz çok yeni olan bu şarkının hemen ardından, İlkay Sipahi’yi yeniden sizlerle buluşturmanın heyecanını yaşıyoruz. İlk söyleşimiz olmasının da etkisiyle uzun uzun konuşuyor, kariyeri arasında önemli şarkılara yeniden kulak veriyor ve geçmişten bugüne uzanan yolunu, yolculuğunu birlikte anımsıyoruz. Söyleşinin sonunda ise “devamı gelecek” hissiyle ayrılıyoruz elbette bu sohbetin. Bu güzel buluşmaya vesile olan sevgili Cansu Yılmaz’a da ayrıca teşekkürlerimi yolluyorum. Müzik dolu bir hafta dileğiyle.
Kadri Karahan / Editörün Notu
Müziğe küçük yaşlarda başladığınızı ve devamında Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde eğitim aldığınızı öğreniyorum. O arayı merak ediyorum aslında ilk tanışıklığı ve devamında yaşadıklarınızı, eğitimin size kattıklarını ve o ilk heyecanınızı? Bir yerde aslında basketbol ile müzik arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığınızı da okudum ve bir ikilem yaşatmış bu durum sanırım size öyle değil mi?
Öncelikle sorunun kalitesi için size çok teşekkür ederim. Hakkımda bayağı bir araştırma yapılmış ve uzun zamandır görmediğim bir özenle karşı karşıyayım. Teşekkür ediyorum. Evet benim hayatım, basketbolla başlayan bir süreç. Çocukluğumda ilk olarak ortaokul çağlarında basketbola başladım. Malum boyum da biliyorsunuz uzuncadır. Uzun bir basketbol kariyerim oldu ama bunun yanında da evet, aile fertlerim sayesinde enstrümanlarla tanıştım. Dayım sayesinde gitarla tanıştım ve bu beni müziğe bağlayan en önemli noktalardan biri oldu ve o gün bugündür zaten gitar elimden düşmez. Evet, bir süreç vardı. Ya konservatuvara gidecektim ya da spor akademisine gidecektim. İkisini de kazanmıştım ama müzik çok çok daha ağır bastı benim hayatımda ve müzik yolunda ilerlemeye başladım. İlk heyecanlar, ilk stresler, aslına bakarsanız işte yol parasına çaldığımız günler ve o zamanki müziğin samimiyeti beni bugünlere kadar taşıdı. Öyle bir aşıktır ve o unutulmayan günlerdir. Benim Müjdat Gezen’e girdiğimde de şu anda zaten piyasaya baktığımızda benim jenerasyonumdan Müjdat Gezen’den çıkma, o dönemden çıkma çok müzisyen, çok fazla ünlü oyuncu var ve bunların hepsiyle birlikte biz bir havuzun içindeydik. Hep birbirimizden bir şeyler aldık, verdik. Ve o jenerasyon nasıl olduysa bilmiyorum. Hepimiz bir şey olduk, başardık yani bunu.
Sizinle ilk karşılaşmamız 4yüz grubu ile oluyor ki birlikte çalıştınız ve albüm, single çalışmaları yaptınız ve herkes solo olarak kariyerine devam etti. Bu bir tür grupların kaderi mi ki gayet de güzel ses getirmişti. Adınıza müzikle ilk profesyonel buluşmaydı ve heyecanınız nasıldı, birlikte neler yaşandı, deneyimlendi; bugün nasıl anımsıyorsunuz?
Dörtyüz her yerde söylediğim gibi benim müzik hayatımda çok çok önemli bir yere sahip. 4Yüz’den önce bir solo albüm çalışmam vardı. 20’li yaşların başındaydım ve ilk stüdyoya deneyimlerimi o zaman yaşıyordum. O zaman yazdığım çizdiğim şarkılarla bir solo albüm yapma planım vardı. Yol da kat etmiştik açıkçası. Ondan sonra referanslar vasıtasıyla 4Yüz’ün bir audition olmuş, grup kurulmuş, seçilmiş herkes. Ondan sonra bir arkadaş ayrılmış ve belirli referanslar benden bahsetmiş projenin sahiplerine. Bir gün davet aldım gittim. İlk başta dürüst olmak gerekirse sıcak bakmıyordum. Neden diye sorarsınız. Tabii gençliğin verdiği, toyluğun verdiği biraz ego diyebiliriz buna. O zamanlar tek başıma olma çabası diyebiliriz. Her şey olabilir. İlk başta negatif olarak baktığım bir konuydu ama kapıdan girer girmez her şey bir anda değişmeye başladı. Çok sihirli bir projedir 4Yüz. Yani bunu uzun uzun anlatsam saatlerce sonra bunun cevabını tam olarak veremem. Evet, 4Yüz benim hayatımda birçok kapıyı açtı. Müzik yolunda benim ufkumu çok genişletti. Çalıştığım insanlar müthiş insanlardı. Ama kaderde ayrılmak diye bir durum 4Yüz için asla geçerli olmadı. Ben bu tanımı ve bana kime sorarsanız 4Yüz’den Onur olsun, Gülnur olsun, Didem kime sorsanız bu cümleyi kuracaktır. 4Yüz dağılmadı, 4Yüz’şekil değiştirdi o dönem. 4Yüz üyeleri kendi içerisinde tekrar bir aile olarak yine solo albümlerini yaptı. Hep birlikte, yine birbirimize destek olduk. Şu anda halen böyle mesela Gülnur’un işleri çıkacak. Biz her zaman yanındayız. Onur her zaman yanımızdaydı. Zaten ilk albümü de gene 4Yüz”ün yapımcısı Temel Zümrüt’le yapmıştım. O yüzden 4Yüz hiç kapanmayacak bir defter benim için. O aile, o dostluk da ömür boyu bitmeyecek bir dostluk.
Şu an ilk albümünüz “Aşkın İlk Hali”nin kapağını aralıyorum ve sözünüz, besteleriniz ve hatta düzenlemeleriniz ile tanıştık. Dönemin önemli müzisyenleri ile çalışıldı ve gerek 4yüz hayranları gerek yeni dinleyicileriniz ile de adınıza güzel bir başlangıç oldu diye düşünüyorum. O ilk hal, o ilk albüme şimdi bugünün gözü ve kulağı ile bakalım? Nasıl karşılandı, nasıl sevildi, size neler hissettirdi?
2010 senesiydi, evet, Aşkın İlk Hali, benim ilk solo albümüm. O albüme bakarsak şu an dinlediğimde biraz mutsuz geliyor bana, samimi olmak gerekirse. Şu anki İlkay, bu kadar mutsuz bir albüm yapar mıydı bilmiyorum. O dönemki ruh halim, haleti ruhiyem oymuş ki madem bu kadar siz de güzel özen gösterdiniz, böyle hiç kimsenin bilmediği birkaç bilgiyi de burada sizinle paylaşayım ben. Albüm ilk çıktığında müthiş yorumlar aldı, sağ olsunlar. Sarılıp Günahına ile çıkış yapmıştım. Birçok yerde, birçok şekilde çalındı, söylendi. Herhalde o sene en çok düğünlerde çalan, insan evlendiren şarkı bile oldu diyebilirim. Lakin herhalde o mutsuzluk benim fizyolojimde de varmış o dönem ki albüm çıktıktan üç ay sonra ben bir rahatsızlık atlattım ve bunu zaten çoğu zaman da bahsetmemişimdir. O dönem çok büyük bir ara vermek zorunda kaldım. Bağışıklık sistemim tamamen çökmüş ve bu da yorgunlukla ve her şey birleşmiş, içime attıklarım dışa çıkmış. O albümün hem güzel tarafı hem de bir karanlık tarafı var benim için. Bu da bugüne kadar hiç söylemediğim bir bilgiydi açıkçası. Bana ne kattı dersen, tek başına olmanın sorumluluğu gerçekten zormuş. Bunu o dönem çok çok iyi anladım ve 4Yüz gibi tutmuş bir işten ve o dönem milyonlarca hayranı olan bir gruptan çıkıp tek başına da var olacağım dediğin zaman, bunun sorumlulukları insana bazen ağır gelebiliyormuş açıkçası. Yani bunlar genç yaşta tecrübe ettiğin zaman. Ben şanslıyım, bunların hepsini tecrübe ettim. Hayatımda neyi isteyip neyi istemediğimi artık çok çok iyi biliyorum. Hangi koşulda nasıl bir tutum sergileyeceğimi çok çok iyi biliyorum. Bu albüm bana bunu kattı. Hem güzellikler hem de karanlık bir tarafı.
Ve söz müzik ve düzenleme konusuna gelecek olursak da kendimi bildim bileli aslında elim kalem tutar, bir şeyler yazarım, çizerim. Bunu çok küçük yaşlarda da yapıyordum. Herhalde bu genetikte var bir şekilde annem sanatla çok iç içedir, çok sever, amatör olarak uğraşır, dayılarım dansçıdır, müzisyendir. Hobi olarak hep bu yazma, çizme, söyleme, oynama bizde hep vardı. Bu genetik mirasla ben de çok genç yaşta yazmaya, söylemeye başladım. Bunun yanı sıra enstrümanistliğim olduğu için de ve bir prodüksiyonu A’dan Z’ye şekillendirebilecek eğitimi, donanımı aldığım için de bu işleri kendi başıma yapabilecek konuma, kendimi erken yaşlarda getirdim. Çok çok iyi müzisyenlerle de çalışıyorum. Bunlardan biri Mete Akküsoğlu ilk albümünde beraber çalıştık ve halen yıllar sonra tekrar beraber çalışmaya başladık. Kadim dostlarımdan biridir o da.
Solo albüm heyecanı devam ederken siz yeniden bir grupla karşımıza çıktınız devamında. Manevra yine kendi içinde güzel şarkılarla, sahnelerle ve hatta bir yarışmada güzel de bir dereceyle bizimle buluşmasını gerçekleştirdi. O birlikteliğin size yansıması nasıl oldu? Söyleşimiz vesilesi şimdi bir kere daha kulak verince bazı şarkılarınıza hala ezbere eşlik ettiğimi gördüm; biraz da o döneminizi özetleyelim mi?
Tabii ki. Aslında Manevra benim ilk profesyonelse hani bahsetmiştim ya ilk yol parasına çaldığımız günler, amatör müzisyen ruhu vesaire gibi şeylerdi. İşte o gruptu. O zaman adımız tabii Chillin’di, sahne şövalyeleri bilirsiniz yani 2000’li yılların başında ünlü mekanlar vardı. Kemancılar, Hayal Kahveleri gibi o jenerasyonları sonundan da olsa yakalayabildik ve İstanbul’un bütün sahnelerinde çalıyorduk işte o grup o günkü Manevra’nın temeliydi. Yıllar sonra tekrar yapalım mı bir şey dedik, içimizden geldi, yürüdük gitti. Aynı zamanda çok önü açıktı o projenin. Neden diye sorarsanız o dönem “Güneşi Beklerken” dizisi çıkmıştı piyasaya. Onun yapımcısına bir şekilde bizim bir şarkımız ulaşmış. Yapımcılar da biz iletişime geçtiler o dönem. Şarkınızı kullanmak istiyoruz dediler. Biz dedik ki seve seve neden olmasın. Çok da mutlu olduk ve o dizinin o bölümünden sonra Manevra çok ciddi bir ivme kazandı. Ondan sonra Avrupa Müzik etiketiyle bizim o dönemki mucize albümü piyasaya yayınlandı. Onda da yine söz müzikleri yüzde yetmişi bana aittir. Ve o dönem sağ olsun Cengiz Bey, Cengiz Erden Türkvizyon yapılacaklardı artık Eurovision’a gitmiyoruz dediğimizin sonraki senesi. Böyle bir şey geldi. Çocuklar siz gider misiniz? Nasıl olur dedi. Biz dedik ki siz uygun görürseniz seve seve yaparız dedik. Gittik çok enteresan, güzel de bir deneyim yaşadık. Evet iyi bir sonuç aldık ama sonuçtan ziyade oradaki o durum ve atmosfer, 4Yüzden de aşina olduğum bir şeydir ve ben bu durumu severim. 4Yüz’le de Golden Stag festivaline falan yine Türkiye’yi temsil etmiştik. Yani o ülkeler arası ambiyans güzel oluyor. Ve bu da çok güzel bir anıdır benim için. Manevra da özel güzel bir yeri vardır ve ben de şarkılarını hala seve seve dinliyorum. Yüzümde güzel bir tebessüm oluşuyor.
Bu hızlı koşturma hali mi yoksa başka sebepler mi bilinmez devamında enerjinizin bittiğinizi hissedip biraz ara – mola vermek istediğinizi söylemişsiniz. Birkaç yıl önce “Bir Akşam Vakti” ve bir “Yağmur” çıkageldiniz. Belki ne uzun ne kısa bir araydı ama yeniden yola çıkmak size iyi gelmiştir umarım. Ama bu süreçte değişen bir şeyler vardı. Artık bir albüm mecburiyeti yoktu; tek şarkılarla yola devam etmek nasıldı; nasıl karşılandınız yeniden?
Açıkçası evet, çok çok uzunca bir araydı o dönem. Müzikal olarak evet ben çok fazla şey yaşadım. Şanssız bir adam asla diyemem, şanslı biriyim. Bu konuda destekleyen çok oldu, yapımcılarım çok iyi insanlardı. Bugüne kadar çalıştığım herkesle pozitif ilişkilerim oldu. Hep üzerime yatırım yapıldı. Yani bu sektörde çok nadir bulunan bir şey. Ve ben o kadar bir süreye en az 4-5 albüm, en az 4-5 tane single, 20’ye yakın klip sığdırmışımdır. Evet, ondan sonra işte manevradan sonraki süreçte ne oldu, ne bitti bilmiyorum ama bir ara gerektiğini düşündüm. Biraz dinlenmem gerektiğini, biraz kendime dönmem, dinlenmem gerektiğini düşündüm. Sonra da her yerde söyledim. Şimdi ne yazık ki gerçek ve tembelliğe çok alıştım. Yani bunu şimdi utanarak söylüyorum ama insan böyle olabiliyormuş, böyle dönemleri olabiliyormuş. Dediğim gibi ondan sonra pandemi girdi araya darken o süreç dağıldı. Bir akşam vaktine gelince bir akşam vakti yine kendi kendime sıkılmış bir şekilde otururken, bir anda kayda girdik ve Metehan’a attım. Ne yapalım bunu diye birbirimize sorduktan sonra çıkarmaya karar verdik. Yaptık, bitirdik, okuduk. O 2-3 günlük bir çalışmanın sonunda Bir Akşam Vakti’ni çıkarıp yayınladık. Onu kendimize de yayınladık ama yine çok sevildi. Sağ olsunlar. Çok teşekkür ediyorum herkese. 2025 yılında artık dedim ki dönmem gerekiyor. Elimdeki kalem titremeye başladı. Ben bu hissiyatı biliyorum. Uzun yıllar önce de hep böyle gelirdi. Kalemim bir açılmaya başladı. Yazdıkça yazdım. Gece yazdım, gündüz yazdım, gittiğim yerlerde yazdım. Eski usul çalışırım ben hala. Kağıt kalemle gezdim. Birçok şarkıyı biriktirdim oraya ve hepsini bunları sırasıyla çıkartmayı düşünüyorum. Evet, single fikri gayet mantıklı bir düşünce şu ana bakarsak teşvik edici bir süreç çünkü bir albüme girdiğimiz zaman bir buçuk yıllık, bir emek gerektiriyor. Ve albüm çıktıktan bir ay sonra da hiçbir şey olmamış gibi o bir buçuk senelik emek çöpe gidebiliyor. O yüzden tek şarkı olarak çıkmak ve bundan sonraki adımları teker teker atmak, basamak basamak görmek çok daha mantıklı bir şekilde oluyor. Buna çok iyi adapte oldum. Zaten tekli çıkarma konusunda hep sıcaktım.
Daha yakına gelmeden şurada bir parantez açabilirim aslında. Plaklara belki büyüklerden yetiştik ama kasetler, CD’ler bizimdi, bakın bir tanesini az önce araladım hatta. Siz nasıl mutluydunuz o yıllarla; kimleri dinlediniz, kimlerden ilham aldınız? Şimdi yeni bir süreçteyiz ve siz dijital müzikle nasıl bir arkadaşlıktasınız? Elbette sektörle aranızı da burada merak edebilirim, yetişebiliyor musunuz olan bitene, daha çok kimler şimdilerde kulak verdiğiniz isimler?
Açıkçası güzel sıcak, samimi dönemlerden bahsediyorsunuz siz de. Tabii ki ben çok enteresan bir jenerasyondayım, çok aradayım. Kasetim var benim. J Kaset bastıracak kadar geçmişim var. Dijital mecralarda her türlü, her kursu olacak kadar da dijital geçmişim var. Tam böyle hepsini yaşayabilmiş bir jenerasyonum. Benim jenerasyonumun geneli zaten bu durumu yaşadı. Tabii o geçmişin sıcaklığı hala bir tebessümdür ama geçmişe de bakıp yaşamak insana hiçbir şey katmaz. Sonuç olarak çağ neyi getiriyorsa her anlamda ona bir şekilde ayak uydurmak gerekiyor ki evrim gibi düşünelim bu konuyu da yani aslına bakarsanız en güçlü olandan ziyade en iyi uyum sağlayandır. Değil mi yani? Durum bu. Ben de o uyum sağlamaya çalışıyorum açıkçası ama zorlandığım yerler oluyor. Bu noktada tabii benim çok çok eski dostlarım olan ama şimdiki çalışma arkadaşlarım olan Cansu, Cenk Alptekin, Serdar, bu üçü beni eviriyor, çeviriyor, toparlıyor bu çağa, bu çağın koşullarına, sosyal medyaya, dijitale en iyi adapte olacağım şekle sokuyor ve bu konuda bana çok yardımcı oluyorlar ve sizin huzurunuzda onlara da teşekkür ediyorum.
Şu an için mesela dinlediğim isimler diye sorarsan, benim şahsi müzik zevkim birazcık uçsuz bucaksız. Şu an mesela, yeni dönem çıkan gitaristleri dinliyorum. Matteo Mancuso gibi bu tarz isimler. Bunları biraz daha müziğin içinde olan insanların belki tanıyabileceği isimler. Ama yeni jenerasyonun, modern gitaristleri. Çok enteresan adamlar ve çok yetenekli kadın gitaristler de çıktı. Acayip işler dönüyor. Ben bu dönem gitarist dinlediğim bir dönemdeyim. Yani solistten ziyade. Bir de John Mayer hastalığım vardır.
ve yılın ilk günlerinde “Sen Diye” kapımızı çaldı. Artık susmak yok dediniz ve beklediğimize değdi gerçekten. İyi şarkı yapmanın peşinde olduğunuzu söylemiştiniz bu şarkı ile hadi o biraz “iyi şarkı”yı konuşalım. Mesela size neler ilham verir, sözler nasıl doğar, notaya nasıl dökülür; devamında ilk neler bekler, hayata geçme süreci ve devamı size neler yaşatır? Tüm bunların devamında bu yeni merhaba size nasıl iyi geldi?
Bu merhabadan ziyade bir İlkay’ı kapattım. Artık herhalde ömrümün sonuna kadar sürecek olan İlkay safhasını başlattım. Yani merhaba kadar küçük bir değişimden bahsetmiyorum. Ben baya baya bambaşka bir insan olmaktan bahsediyorum. Ve bu benim müziğime her türlü yansıyor. Benim müzik yapma sürecime gelirsen de ben bir melodiden ziyade bir söz, bir cümle aklıma geliyor. Elimde olan hangi enstrümanım varsa işte birkaç enstrüman çalabilmenin de artısını burada çok görüyorum. Oturuyorum başına, bir melodi ve bir cümle hoşuma gittiği, tatmin olduğum anda bir şarkının tamamı bir anda dökülmeye başlıyor. Ve bunu ben ne durdurabiliyorum, ne engelleyebiliyorum, ne de daha da hızlandırabiliyorum. Bu kendiliğinden gelişen doğal bir süreç. İşte size bahsettiğim değişimin asıl son kapısı ve son şarkım Olsun. O kapıdan da geçtiğim anda artık hiç durdurulamayız. Yokuş aşağı bir yoldan koşmaya başlayacağız. ‘’Yağmur’’la kendimi denedim, ‘’Sen Diye’’ ile kendime geldim. Artık ‘’Olsun’’la da bu kapıdan geçip gidiyoruz.
Henüz çok yeni şarkınız “Olsun” için de verilmiş bir sözün şarkısı dediniz. Hadi o sözden başlayalım yeniden başlamanın sesine kulak verelim beraber. Kalplere nasıl dokunacak bu şarkı ve diskografinizde nasıl bir yerde duracak. Ve elbette en önemlisi devamında neler olacak; bu yıl başka nerelerde karşılaşacağız, sahneler devam edecek mi yeniden ve şarkıların devamı nasıl gelecek, nasıl bir yaz olacak size?
‘’Olsun’’ ciddi anlamda bir kırılma anının şarkısı. Bir kaybın şarkısı. Kayıplar her insan için var. Bir eş, bir sevgili, bir anne, bir baba, bir evcil hayvan, bir dost. Ne söylemek istersen söyle. Kayıp ortak, acımız ortak. O yüzden ‘’Olsun’’ herkese biraz biraz dokunacak. Ben bunu böyle hissediyorum. Ve dediğim gibi ‘’Olsun’dan sonra da artık her şey koştura koştura devam edecek. Çünkü ben ona göre hazırlığını yaptım. Aslında bir sloganımız vardı. Bunu da Cansu buldu. Müzikte artık susmak yok diye. Susmayı asla ve asla düşünmüyorum. Zaten düşünecek de bir vaktim yok. Çünkü altı yedi şarkıyı hazırladık zaten. Şimdiden haberiniz olsun. Vakti gelince hepsini vereceğiz. Ve canımız istedikçe de bunlara hep kliplendireceğiz. ‘’Olsun’’un şahane de bir klibi var. O da beni çok heyecanlandırıyor. Sahneye gelirsek de aslına bakarsanız bunca çabanın tek olayı bu. Yani ben müzikten ziyade sahnedeki İlkay’ı çok özledim. Ve ben ömrümün çok uzunca bir süresini çok yoğun bir şekilde sahnede geçirdiğim için onun susuzluğunu ve özlemimi çok duyuyorum. Mayıs’tan itibaren artık sahneye de geri dönmek, konserlere başlamak ve sahneden de zorla inmek istiyorum. Ben sahneyi çok seviyorum. Yeni sahnelerde umarım sen de orada olursun. Umarım yakın tarihte buluşuruz.
Bundan sonra artık susmak yok diyelim ve bu söyleşiyi sonlandıralım. Teşekkür ediyorum her şey için. Bu güzel soruların ve özenin için. Herkese çok sevgiler
Müzik Ekspres Alternatif Ruhun Gıdası

