Müzik yolculuğunuz nasıl başladı, nasıl bir heyecan vardı o ilk adımlarınızda?
Balıkesir’de Şafak İşçileri isimli bir grubumuz vardı. Politik şarkıların yanında çeşitli estetik kaygıları barındıran bir anlayışa sahip bir gruptu. Lorca’dan, Nazım Hikmet’ten çeşitli dünya şairlerinden bestelediğimiz şarkılara, işçi marşlarına yer veriyordu sahnesinde, hatta ağabeyim de grubun içindeydi. Grubun kurucularındandık. Bir taraftan da yerel bir dernekte türkü söylemeyi öğrenmek üzere bazı çalışmalara katılıyordum. Adana’dan bir başka grup Dost Ezgi’de bizim çizgide gidiyordu, ben de o ara konservatuar eğitimi için İstanbul’daydım, burada kesişti yolumuz, buluştuk. Daha sonra eğitim de işin içine girince müzikal kaygılar değişmeye başladı; anlayışlar, beklentiler değişti.
Peki konservatuar bitince ne oldu?
Bir albüm yapma fikri o zamana kadar yoktu ama bir taraftan da bir ihtiyaç hali doğurdu. Bir albümümün olup olmadığı sahne aldığım yerlerde dinleyicilerin sık sık sorduğu bir soru oldu. Sonuçta amaç insanlara ulaşmak ve meramımızı paylaşmaktı ve bu gerekli bir hâl almaya başladı, netice de bu işi yapmaya karar verdiğim için müzik eğitim almıştım ve okulun bitmesine kadar da bekledim. Albüm, bunların sonrasında oluşan bir fikirdi.
Ben türkü söylenen bir ortamda büyüdüm. Büyürken söyledim bir taraftan da. Etrafımda hümanizmden, tüm insanlık için iyi şeyler yapmak gerektiğinden bahseden bir sürü insan vardı. Katkıları çok oldu. Müzik iyilik ve güzelliğe hizmet etmeliydi. Ruhi Su’yu, Aşık Veysel’i ve o dönem onlardan etkilenen genç grupları ve kadın seslerini tanıdım. Gelenekselle modern ayrımını o zaman anlamaya başlamıştım. İlk anlamda müziğimi bu katkılarla besleyebilirdim.
Okul elbette bu işin tüm inceliklerini öğrenmeme yardım etti. Türkü nasıl söylenmelidir, bölgelere göre türküler hangi tavırla söylenir, türkü dediğimiz şey nedir, nasıl bir müzikal formu vardır. Aslında o zamana kadar da çok türkü dinlememişim onu öğrendim.
Türkiye çok büyük bir coğrafya ve her bölgenin farklı bir kültürü, farklı bir dili, rengi var. Siz bu yeni albümde de mesela Bursa’dan Denizli’ye, Sivas’tan Gaziantep’e türküler yorumladınız ki ilk albümde de bir “Kerkük Divanı” vardı mesela.
Doğu türkülerini özellikle seviyordum, büyük bir yakınlık duyuyordum. “Kerkük Divanı”ndaki edebiyat başka, müzikal yapısı başka bir ruha ermeme sebep oldu. Her şey “Kerkük Divanı”yla başladı aslında. Bu yol hem onun kadar derin hem de aşılmayacaksa onun kadar zor ve güzel olmalıydı. Yarin al yanağı kaytan dudağı varsa hevesi de aşıkta ya türküde. Dert varsa onun sesi de olmalıydı. Bizim işimiz derdi güzelleştirmek. Öyle başladım ben de.
Sonuçta ben sadece bir toprağa, bir bölgeye ait biri değildim ki. Kayseri’de doğdum ama Ankara, Balıkesir ve İstanbul’da yaşadım. Benim köklerimin bağlı bulunduğu çok derin bir sözlü edebiyat geleneğinden faydalanmam mümkün olamadı. Bunun birçok sosyal, politik sebepleri var elbette. Malatya kökenli olduğumuzu belki de daha da eski Dersim’le bağlarımız olduğunu da söyleyenler var. Özetle hem oralardan hem de ayak bastığım coğrafyadan da söylemeliydim. Bu sebepten “Hemhal”de Bursa türküsü de var Sivas türküsü de. Bu çeşitlilik okuldan kalan bir alışkanlık biraz da. Belki de kendimin bir yere bağlı olduğunu hissettiğimde repertuvar değişecek. Belki de vakti var daha. Bu biraz da tercih ettiğim bir şey bir taraftan da. Hem ait olmak hem de olmamak benim daha çok işime geliyor sanırım.
Yıllar önce sizinle gerçekleştirdiğimiz söyleşide ilk albümünüzü geleneksel tavrı bozmadan, sınırları biraz zorlayarak ve modern müzikten katkı alarak yayınladığınızı söylemiştiniz. Bu sizin için o dönem bir risk oluşturdu mu peki, tepkiler ya da eleştiriler almaya da hazır mıydınız?
Ben o albümü yaptım ve o dönem okula götürmedim mesela. Hocalarım soruyorlardı nerede, neden getirmedin diye ve her seferinde geçiştiriyordum :) Şimdi götürebilirim. Anlatmak istediğim bu. Ben köy kökenli değilim, kent kökenliyim, biraz da ait olmadığım bir coğrafyada geçti çocukluğum. Ben Kürdüm ama Kürtçe bilmiyorum, konuşamıyorum. Anlıyorum ama okuyamıyorum mesela. Sınırlarımı biliyorum. Çalışınca her şey olur ama yaşamayınca olmaz. Anlaşılıyor zaten… Aleviyim ama ritüellerini gerçekleştiren bir aileden gelmiyorum. Bunun gibi. Ama becerebildiğim kadarını duyururum. Bütün bu tamamlanamamak duygusu yaptığım müziğe de yansıyacaktı netice de ben samimi bir şey yapmaya çalışıyorum yani ne hissediyorsam, ne duyuyorsam, nerede yaşıyorsam, nereye uğradıysam, hangi coğrafyada kaldıysam onu söylemeliydim. Benim hiçbir zaman sektörün gidişatıyla ilgili planlarım olmadı. O yapımcıların işi…
Netice de bir risk vardı ama bu akademik çevreler çerçevesinde yaşanabilirdi. Ben akademik bir iş yapmıyorum nihayetinde ki dünya çok hızla ilerliyor. Sonuçta kurumsal sanat yapmak kurumların işidir ki bunu TRT bir şekilde yapıyor. Ayrıca çok değerli yeni anlayışlar katarak türkü yorumlayan icracılar da çoğaldı günümüzde.
Bir de ben sadece türkü dinleyen biri olmadım, sadece türkü dinleyen biri olsaydım her iki albüm de böyle olmazdı. Ben dünyanın değişik halklarının müziklerinden cazdan, fadodan, rembetikodan, flamenk kökenli müziklerden ve günümüz popüler müziklerin farklı yorumlarından, electronic yorumlarından da dinliyorum. Sek müzik biraz daha zor geliyor artık yeni kuşaklara. Özellikle bizim geleneksel müziğimiz. Ben kaynak kişiden bulur dinlerim o hayatımdaki en büyük mutluluk olabilir fakat başkaları için aynı şeyi yapmam kopyacılık olur. Benden duyacaklarsa benim hissettiğimi duyabilirler doğal olan da budur zaten.
Türküler de zaten değişerek gelmiyor mu bizlere, ilk hallerini bilmiyoruz birçoğunun, Herkes yeniden alıp başka başka yorumlamamış mı bugüne kadar? Neşet Ertaş niye çok büyük? İlk ağızdan duyurduğu için güzel ve büyük. O toprağının müziğini yaptığı, rüzgarında oturup soluk aldığı için büyük ve kalıcı. Yoksulluğun çekmiş ekmek kavgası vermiş, sevdiklerini orada toprağa vermiş. Ait olmaktan kastım bu. Köy ve kent dediğim şey de buydu. Türküler herkese aittir kimsenin değil ve herkes bu mirastan pay alabilecek, bu bizim hakkımız. İsteyen istediği gibi yorumlasın. Asıl zararı popüler kültür verir. Gerçek olandan zarar gelmez.
Bu durumda önümüzdeki süreçte başka sürprizler de bekleyebilir miyiz sizden?
Belki çok başka bir şey yapacağız ama şu durumda sınırlarımı biliyorum. Mesela bu albümde sevgili Cenk Erdoğan ile çalıştım. Sebebi benim sınırlarımı çok daha fazla genişletecek bir müzisyendi. Birçok değişik müzik insanıyla hem sahnede hem de stüdyo anlamında iş yapıyor. Onun biriktirdikleri benim ona getirdiklerimle yeni bir müzik fikrine evrilebilirdi bu ortaklık önümüzdeki çalışmalarım için. Hem batı müziği eğitimi almış hem de geleneksel Türk müziğiyle ilgili işler yapan açık fikirli biri. Sanırım ikimizin de mutlu olduğu bir çalışma oldu Hemhal.
“Hemhal” dokuz yıl aradan sonra kapımızı çaldı, peki bizi neden bu kadar beklettiniz :)
Ben de gelmek için bir neden arıyordum aslında :) Biraz bekledim, nedenlerimi çoğaltmak için gezdim, okudum, kırıldım… Velhasıl zaman çabuk geçiyormuş onu anladım en önemlisi.
Beyoğlu Metropol’den çıktığında ilk albüm bir kriz ortamı vardı ülkede. Aslında birçok kişiye ulaştı “Seyr-i Alem”, özellikle ilk kez ben yorumlamıştım “Ayletme”yi o çok beğenildi, sevildi. O dönem yapabileceğim en büyük efelik kendi çabalarımla ve Jehat’ın çalışkanlığıyla albümü yapmak olmuştu. Biraz da birilerinden feyz alıp devam edecek cesareti bulamadım, birçok isim artık yoktu, sanırım bir geçiş devresi yaşanıyordu. Bir şekilde müzikle bağımı kesmedim ama sahne aldım zaman zaman. Orient Expressions’la dünyanın değişik sahnelerinde çok önemli müzisyenlerle tanıştım.
Nasıl hazırlanıldı bu albüme, o ilk adımları nasıl atıldı peki?
Öncelikle en çok kendime sorduğum soru kiminle çalışmalıyım oldu. Çok değerli isimler var elbette ama o denli bir hareket hali var ki herkesin işi başından aşkın. Birilerinin size hakikaten heyecan vermesi gerekiyordu ki bu az önceki sorunuzla da bağlantılı, birilerinden bir enerjinin yansıması lazım size. Sonra yakın isimlerin de adını sık sık söylemesi, müzisyenliğinden övgü ile bahsetmesi eklenince Cenk Erdoğan’ı aramam ve birlikte çalışmayı istediğimi söylemem kaçınılmaz oldu. Bir gün karlı bir İstanbul akşamında Beyoğlu’nda oturduk ve üstüne konuştuk. Daha sonrasında stüdyosunda çalışmaya başladık ki Gezi sürecinde de kayıtları tamamlamış olduk.
Yine birbirinden değerli müzisyenler eşlik ettiler albüme, hakikaten rüya gibi de bir kadro var bu albümde. Biraz da albümde yer alan eserleri konuşalım mı? Örneğin daha öncesinde “Mardin Dağları”nı Erkan Oğur’dan dinlemiştik, şimdi sizin sesinizle de buluşması heyecan verici olmuş.
Ama fark etmişsinizdir, böyle geçmişe ait bir tadı var ‘’Mardin Dağları’’nın öyle değil mi, ben de ilk dinlediğimde anonim bir eser olduğunu düşünmüştüm. Hala Mardin’de yaşadığını bildiğim Riyad Tezcan’a ait sözleri. Muhteşem sözler. İnsan bazen bu tür eserlerde umuda kapılıp her şeyi sevmeye başlıyor yeniden. Benim için öyle bir anlamı var bu sarkının. Levent Güneş bir dizi projesi için hazırlamış sanırım bu şarkıyı. Bestecisi o, daha sonra dediğiniz gibi Erkan Oğur yorumlamış. Ben her ikisinden de dinledim. Bir yıl kadar Batman’da kaldım ve Mardin o dönem çok sık gittiğim bir yerdi, oralardan da bir iz olsun istedim bu albümde. İnsan ne yaşarsa nereye ayak basarsa işte…
Mardin’den “İstanbul”a gelmemiz gerekirse :) Bu çalışma albümde bir başka yerde duruyor aslında, sanki bir sonraki albümün ipuçlarını da veriyor gibi geldi bana :)
Öyle mi :) “İstanbul” müzik öğretmeni arkadaşım Ahmet Kılıçarslan’ın bir çalışması. Başta daha bu şarkı ile karşılaşmamışken “böyle yeni bestelerden oluşan bir albüm yapmalısın” diyen prodüktörler olmuştu. Çünkü ben bu kıvamda çok şarkı da söyledim zamanında. Biraz Hemhal’in soundundan farklı ama aykırı olmaz diye repertuvara ekledim. Bu şarkı aynı zamanda Göksel Baktagir ve Cengiz Onural’la buluşmamı da sağladı. Değer kattılar. Elbette çok özel, çok değerli bu iki müzisyenin, bu şarkıda özellikle bize eşlik etmesi beni ayrı mutlu etti.
Ama albümde bir hatta iki “Nokta” var ki hakikaten nefesleri kesiyor.
Orient Expressions ile sahnedeyken söylemekten çok keyif alıyordum “Nokta”yı. Aklımın hep bir köşesinde bir gün bu çalışmayı yeniden yorumlamak vardı. Söz yazarı Neşe Şen bestecisi de sevgili Cem Yıldız’dır. Albümde de gelip çaldı şarkısına Cem. Bir dörtlük daha olsaydı istemiştim şarkıda. Derken kayıt sürecinde altyapının üzerine takıp kulaklığı başladım okumaya. İşte “Nokta Intro” o anda çıktı. “Nokta”nın bende bıraktığı heyecanla doğdu dediğim gibi. Adına başka bir şey diyebilirdim belki ama benim yolumu açan Neşe’nin “Nokta”sıydı o yüzden “Nokta intro” kaldı ismi de. Noktalar yan yana olunca anlam uzar ya. Üç noktayı sevdiğimden biliyorum :)
Peki ya konserler, sahne; önümüzdeki günlerde daha sık karşılaşmak istiyoruz biz sizle ve bir üçüncü albüm için bu kadar beklemek istemiyoruz :)
Önümüzdeki günlerde albümün lansman konserini gerçekleştireceğiz, daha sonrasında da sıkça dinleyicilerim ile buluşmayı diliyorum.
Üçüncü bir albüm içinse evet, bir daha arayı açmak istemiyorum :)
Son olarak albümün fotoğraflarını da çok başarılı buldum ve onlardan bahsetmeden bu söyleşiye son noktayı koymak istemiyorum.
Kapak fotoğrafını Çerkes Karadağ çekti. Albüm için Çerkes hocanın yanı sıra Mehmet Veysi Boran’ın da imzası var. Grafik tasarım ise Şendoğan Yazıcı’ya ait. Dediğim gibi sadece iş icabı bir buluşma yok bu albümde. Ben zaten çok proje kafasına sahip biri değilim. “Hemhal” olduğum kim varsa yanımda olsunlar istedim. Bahsi geçen isimlerin birçoğu benim dostlarım. Sanırım çok şanslıyım. Buradan bir kere daha teşekkür etmek istiyorum her ikisine de. Ayrıca size de çok teşekkür ederim ilk albümden bugüne kadar ilginiz ve dostluğunuz için.
Ben çok teşekkür ederim bu keyifli söyleşi için. Nicesinde görüşmek adına.
Adile Yadırgı
Hemhal / Kalan Z
Müzik Ekspres Alternatif Ruhun Gıdası





