EDİTÖRDEN
Anasayfa / PAZARTESİ SENDROMU / Pazartesi Sendromu – 01 Aralık 2014

Pazartesi Sendromu – 01 Aralık 2014

Kendime bir sürpriz yaptım ve iki haftalığına bir yolculuğa çıktım, istikametim Atina’ydı. Atina yabancısı olduğum bir şehir değil zira Yunanistan’a dördüncü gidişim ama önceleri Chalkida’da kalıyordum ve Atina’ya sadece günübirlik ya da birkaç gün için geliyordum, bu kez öyle olmadı ve doya doya yaşadım renklerini. Bu gezimden notlar, kareler, görüntüler aldım ve bu hafta sizlerle bunları paylaşmak istiyorum sendrom sayfamızda.

Öncelikle Atina diğer Avrupa ülkelerinde de olduğu gibi bazı şeylerde nasıl ucuzsa bazı hallerde de o kadar pahalı, özellikle bizim paramız üzerinden değerlendirme yaptığımızda arada çok ciddi rakamlar var. Örneğin erkekleri olsun kadınları olsun çok şık ve sade giyinmekten yana. Birçok gezdiğim mağazanın zaten ülkemizde şubesi var ve hemen hemen aynı ürünler gözüme çarpıyor, daha fazla para vermeye ya da taşımaya değmez mantığı devreye giriyor, aklımın kaldığı şeyler yok mu elbette var ama pişman değilim zira başka şeyler daha ilgimi çekecek ve ben hakkımı onlar üzerinde değerlendireceğim.

Hondos Center ülkenin en büyük kozmetik zinciri. Özellikle Atina’nın merkezindeki yerleri çok büyük ve başta kadınlar için vazgeçilmez uğrak noktası. Hemen hemen aklınıza gelebilecek tüm kozmetik ürünlerinin yanında hediyelik eşyadan giyime de katlar bulunuyor mağazalarda. Her fiyata göre ürün yelpazesi geniş, oraya gidenler dönüşlerinde hediye olarak parfüm setleri düşünebilirler mesela sevdiklerine. Ayrıca zamanınız olursa ki şehrin merkezinde pek yok ancak dışındaki yerlerde var, süpermarketlerde bu tarz ürünlerde fiyatlar daha da aşağıya iniyor.

Yunanistan’ın önemli mağaza zincirlerinden biri de Jumbo. Genellikle çocuk mağazası olarak kabul edilen Jumbo aslında hepimize hitap ediyor ki ben üç kere ziyaret ettim ve her defasında da keyifli ayrıldım. Özellikle şu süreçte çok renkli mağaza çünkü noel yaklaşmakta ve biliyorsunuz onlar için bu zaman çok ayrı bir anlam taşıyor. Bu sebep mağazanın neredeyse üçte biri sırf bu konsept ile hazırlanmış ama görmelisiniz. Mumlardan peçetelere, tabaklardan çakmaklara aklınıza ne gelirse her şey noel babalı, geyikli, çam ağaçlı ve kırmızı. Aklımın kaldığı o kadar çok şey kaldı ki aynı şekilde merkezde yer alan Tiger isimli mağazada da çok ama çok orijinal şeylerle karşılaşmanız mümkün.

En keyif alarak gezdiğim mağazalardan biri de Public. En büyük mağazası tam meydanda ve burada elektronik ürünlerden müzik – kitap markete, oyun alanından nefis bir manzaraya sahip kafeye uzun vakitler geçirebilirsiniz. Ben elbette zamanını müziğe ayrılan kısımda geçirmeyi tercih ettim ve işim çok zordu. Şunu hemen belirteyim ki Yunan müziği de bizim müziğiniz kadar çok çeşitli, aklınızın alamayacağı kadar alternatif var; aklınızda bir isim olmazsa işiniz zor.

Öncelikle Yunan müziği denince aklıma gelen en büyük olan isim Alexiou’nun yeni albümü ile karşılaşmam benim için en büyük heyecandı, bu albümü henüz ülkemizde yayınlanmadığı için gözüm kapalı aldım. Albüm 10 Euro’dan satışta ki bu da sevindirici zira normalde albüm fiyatları 17 Euro’dan aşağı değil, bu söylediğim Yunan albümleri için geçerli, çok ilginçtir ki orada Madonna’lar yok Beyonce’lar falan daha uygun.

Kaldığım süre içinde insanlara kimleri dinlediklerini sordum, çeşitli tavsiyeleri önemsediğim gibi bazı söylenen isimleri kısa bir araştırmam ile pek dinleyemeyeceğimi fark ettim. Birçok seksi ve yakışıklı şarkıcıları var, kapaklarına bakınca vay diyorsunuz, klasik pop – popüler durumlar işte. Mesela ben “geçen sene Paola’yı sevdim, albümlerini aldım” dediğim biri şaşırıyor ve ciddi olup olmadığımı soruyor. “Alkistis Protopsalti’yi nasıl buluyorsun” dediğim başka biri ise buna burun kıvırıyor. Anlaşılan iş yine başa düşüyor.

Protopsalti’nin ve İmam Baildi’nin yeni albümlerini gözüm kapalı alıyorum. Monastiraki meydanının az ötesinde de geniş yelpaze’de CD’ler sunan üç mağaza biliyorum, onlardan da bazı eksiklerimi (Aleksiou’dan Hadjidakis’e) tamamlıyorum, Eurovision 2014’ün DVD’sini, ülkemizde artık yayınlanmıyor biliyorsunuz, Dimitris Papaioannou’nun “2” isimli muhteşem modern sanat DVD’sini bulduğum için çok seviniyorum falan. Alexiou dedik o halde onun yeni albümünden bir şarkı ile devam edelim mi?

Alexiou’nun yaşadığı evin 20 metre yukarısında kaldığım semtinde elbette aklımdan kapısını çalmak geçti, çaldım da ama kapıyı açan kişi artık bu evinde kalmadığını söyledi, ismimi aldı artık selamımı iletir mi bilemem. Kalamaki Atina’nın Etiler’i, Nişantaşı’sı gibi bir yer ki birçok ünlü orada yaşıyor ama onlar ilgimi çekmiyor işte. Tram dedikleri bizim Tramvay’larla Atina’ya geçmem 40 – 50 dakikayı buluyor buradan. Bileti makineden kendiniz alıyorsunuz ve binmeden önce başka bir makineden onaylamanız gerekiyor, bir saat boyunca kullanım hakkınız var; ama aldığınıza da pişman olabilirsiniz çünkü çoğu zaman kontrol yapılmıyor ki ben sadece bir kere denk geldim. Ötesinde trafiği çok hızlı akıyor şehrin hatta öyle ki boş bile olsa yaya geçitlerinde karşıdan karşıya geçmeniz çok tehlikeli ışık yanmadan, her an bir yerden bir motor fırlayabiliyor.

Beni en çok şaşırtan hallerden biri de denize giren insanlar oluyor. Üstelik öyle böyle değil, güneşli güneşsiz hava, sabah akşam fark etmeden; deniz kıyısı yolunu takip ederseniz insanların hala kumsalda olduğunu ve denizin keyfini sürdüğünü göreceksiniz, şahsen ben canımın çok çekmesine rağmen cesaret edemedim ve sadece oturup kulaklığımdan müziğimi dinledim ve keyfini öyle sürmeyi tercih ettim. Kumsalda insanlar bir de tenis oynuyorlar, köpeklerini gezdiriyorlar ve bol bol sohbet ediyorlar. Bu arada eklemeden geçmek istemiyorum. Yunanlılar çok hızlı ve yüksek sesle konuşuyorlar ki çoğu zaman acaba kavga mı çıktı diyorsunuz, biz yanlarında naif kalıyoruz.

İlk günüm Chalkida’ya uğruyorum ve orada ayrı ayrı tanıdığım iki aileyi ziyaret ediyorum. İki ailenin de mütevazı evlerinde en güzel şekilde ağırlanıyorum. Chalkida’ya merkezden bir, bir buçuk saatte ulaşabiliyorsunuz ama zaman diliminiz azsa eğer günü orada harcamamak lazım, aynı şekilde Pire’ye de merkezden tramvay ve sonra bir istasyon aktarma tren ile ulaşmanız mümkün. Pire limanından adalara gemiler kalkıyor ki hepsi çok ihtişamlı, güzel bir sahili, çarşısı ve mağazaları var, gelmişken uğramadan olmaz. Yine aktarma yaparak iki trenle Olimpiyat stadına da gitmenizi öneririm ki özellikle ben gibi fotoğraf meraklısı arkadaşlarım bu şahaneliği kaçırmamalı, açıkçası iki saate yakın ben o bölgeden yani İrini’den ayrılamadım.

Bu gidişimde Acropolis’i sadece çevresi itibari ile bir kere daha turladım çünkü iki kere çıkmıştım, elbette ilk görülecek nokta burası. Hemen karşısındaki tepe yani Lycabettus Tepesi’ni bilmiyordum ki bu kez planımda o vardı. Merkezden 15 dakika kadar yürüdüğünüzde tepenin eteklerine varıyorsunuz. Oradan yürüyebilirsiniz de beş dakika kadar süren teleferikle çıkabilirsiniz de, ben yürüdüm dönüşü teleferik ile yaptım. Manzara hakikaten heyecan veriyor çünkü tüm Atina ayaklarınızın altında, dört bir yanını görüyorsunuz ayrı ama inmek istemiyorsunuz bırakıp o manzarayı. Gece 02:30’a kadar da teleferik çalışıyormuş, indiğinizde de sizi Kolonaki semtinin lüks mağazaları ve cafe – bar’ları karşılıyor. Haliniz kaldı ise Omonia’ya da yürüyebilirsiniz. Birbirine çok yakın olsalar da biraz farklı bir nokta burası, daha ucuz dükkanlar bekliyor sizi ve bol sayıda her köşede gördüğünüz göçmen vatandaşlar.

Yine yakın yerlerde bir semt daha var ki Gazi deniliyor, Gazi bildiğimiz gaz, burada bir gaz fabrikası varmış ve daha sonra kapanmış, küçük çapta bir eğlence merkezine dönüştürülmüş, gittiğim gün bir parti için hazırlıklar vardı ve kapalıydı ama rica ettim, kısa bir tur atmama izin verdiler. Gece hayatının yoğun olduğu bir semt burası, sokakları graffitiler ile dolu, hatta öyle ki bizim Nuri Alço’nun ismi bile oralara uğramış. Geç saatlerde gezmenin tehlikeli olduğu bir yer olduğu bilgisini öğreniyorum ki bana kalırsa gündüz saatleri bile riskli gibi geliyor, biliyorsunuz çok ciddi bir kriz atlattı ülke ve durumları çok iyi olanlar bile ciddi şekilde etkilendi, bu yüzden, korkudan insanlar gündüz vakitleri bile balkonlarını açmaya cesaret edemiyor ülkede, dördüncü katta kalıyorum ama iki ayrı kilitle kapıyoruz geceleri, başta garipsiyorum ama durumu anlamıyorum yaşanan hikayeleri öğrendiğimde. Hadi bir video arası daha verelim, Monastiraki’ye gidelim.

Bu izlediğiniz görüntüler Monastiraki meydanında hemen hemen her gün yaşanıyor. Geçen sene gittiğimde de dinlemekten, izlemekten keyif almıştım bu Afrikalı müzisyenleri, enerjileri o kadar güzel ki. Tamam yukarıdaki videoda hafiften uçmuş bir gencin dansı var ama onlara katılmak için o kafada olmanıza da gerek yok, yaşlısından çocuğuna herkes kendini ortaya atabiliyor, meydanın öyle bir ruhu var çünkü. Kimi birasını alıyor kimi yiyecek bir şeyler eline, kimisi sağı solu fotoğraflıyor kimisi ise evine gitme derdinde. Turistlik eşyaların bulunduğu tüm mağazalarda bu çevrenin içinde. Magnetlerden biblolara, küllüklerden lokumlara bin çeşit hediye bulmanız mümkün burada. Ama elbette ilk gördüğünüz mağazaya bağlı kalmayın ve dolaşmaktan yorulmayın, fiyatlar değişmeyebilir ama çeşitlerle karşılaşmanız mümkün. Yine o bölgede iseniz mutlaka ama mutlaka Souvlaki yemelisiniz.

Küçük şirin lokantalar var ki hafta sonu işiniz çok zor ama bir şekilde yer bulmalısınız ve tatmadan dönmemelisiniz. Bildiğimiz dönerin Yunan versiyonu, kendi içinde çeşitli sunumları var ve 2 Euro’ya fiks her yerde, yanında patates ve bira ile mükemmel gidiyor. Ayrıca turistler her türlü kebaba da saldırıyor burada, onlar bana çok çekici gelmese de lahmacunu görünce merak etmiyor değilim. Mekanın sahibi Türk olduğumu anlayınca sizin kadar lezzetli değil ama bir tane ikram edelim diyor, hakikaten kıyıdan köşeden benzetemiyorum ve hoşlanmıyorum. Ayrıca ayaküstü atıştırmalarınız ve kahveleriniz için şehirde çok sık bulunan Everest’i de es geçmeyin. Bu arada o kadar şık ve zengin kafeler içinde ben gibi Starbucks kriziniz tutarsa bu bölge içinde çok şık bir mağazası var zincirin.

Syntagma meydanı bizim Taksim meydanı gibi bir akışta, sürekli bir insan ve araç trafiği ki saat kaç olursa olsun hız kesilmiyor. Döndüğüm son gün yeni yıl için süslemeler de başlamıştı ki o güzelliğini göremeyeceğim. Ama tanık olduğum bir güzellik oldu ki nedendi, niçindi bilmiyordum, sorduğum kişiler de bilmiyor. Pazar günü arkadaşımla buluşmak için meydana geldiğimde baktım ki bir kalabalık ve bando sesleri; bir de yaklaşınca gördüm ki üç ayrı bando ve hiçbir resmi durum yok görsel durumlarından başka. “Zorba” biliyorsunuz Kazancakis’in ünlü bir eseri, daha sonra filme uyarlandı ve müziklerini Mikis Theodorakis yaptı. Yunanistan’ın bir numaralı müziğidir ki ben o gün o gruplardan birinden dinledim bu şarkıyı, finale doğru sirtaki de yapıldı ki kayıt altına aldığım için çok mutluyum, şimdi de onu paylaşalım o zaman.

Bildiğiniz üzere Yunanistan’da ülkemiz dizilerine büyük ilgi var ya da vardı ama öğrendiğim kadarı ile bir bir kaldırılmış diziler ya da bir iki tane falan kalmış, çünkü Yunan oyuncular isyan etmiş, e bir yerde de haklı adamlar; gösterilen ilgi onları geri bıraktı doğal olarak ve belki de bir bir işlerinden etti. Konuştuğum herkes bir kere “Muhteşem Yüzyıl”ı izlemiş. Ötesinde Gümüş, Ezel, Gönülçelen, Karadayı, Öyle Bir Geçer Zaman ki gibi diziler tavan yapmış. Bazı büfelerde Türk dizileri için ayrı bölümler bile var ve bölüm bölüm satılıyor, bazı mağazalarda da box set halinde bulabiliyorsunuz. Ben bir de buradaki dergileri, gazeteleri yanlarında verdikleri hediyelerinden dolayı çok seviyorum. Bir gazete mesela İstanbul’u anlatan bir ansiklopedi verdi ben oradayken böyle kocaman.

Atina ile beşinci buluşmam ne zaman olur bilmiyorum ama arayı açmak gibi bir niyetim asla yok. Geziden fotoğrafları İnstagram hesabımdan (kadrikarahan) takip edebilirsiniz.

Bir yılın sonlarına doğru yaklaşıyoruz ve bugün Aralık’a merhaba diyoruz. Dolunay Obruk ile gerçekleştirdiğim söyleşim, sevgili Burak Abatay’ın “İndie Müzik’in Türkiye’deki yeri” konulu yazısı, haftanın diğer yenileri bekliyor sizi Müzik Ekspres sayfalarında bu hafta; beraberinde kaldığımız yerden devam ediyoruz, sürprizlerimiz yolda, güzel bir hafta olsun hepimize.

Kendime bir sürpriz yaptım ve iki haftalığına bir yolculuğa çıktım, istikametim Atina’ydı. Atina yabancısı olduğum bir şehir değil zira Yunanistan’a dördüncü gidişim ama önceleri Chalkida’da kalıyordum ve Atina’ya sadece günübirlik ya da birkaç gün için geliyordum, bu kez öyle olmadı ve doya doya yaşadım renklerini. Bu gezimden notlar, kareler, görüntüler aldım ve bu hafta sizlerle bunları paylaşmak istiyorum sendrom sayfamızda. Öncelikle Atina diğer Avrupa ülkelerinde de olduğu gibi bazı şeylerde nasıl ucuzsa bazı hallerde de o kadar pahalı, özellikle bizim paramız üzerinden değerlendirme yaptığımızda arada çok ciddi rakamlar var. Örneğin erkekleri olsun kadınları olsun çok şık ve sade giyinmekten yana.…

Genel Bakış

Kullanıcı Oylaması: 4.96 ( 2 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*