EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Zafer Cınbıl

Zafer Cınbıl

Bu söyleşiyi motor tepesinde yaptık desem çok da yanlış sayılmaz :)

Zafer Cınbıl’la çok keyifli bir yolculuğa çıktık ve müziğe başladığı ilk yıllara, Organic Şarkılar albümünün nasıl yaratıldığına ve sonrasına dair konuştuk da konuştuk.
Farkında olmadan geliştirdiğim “göz kırpmama” yeteneğim sayesinde sohbet büyüdü de büyüdü. :)  İlerleyen satırlarda duruma şahit olunca ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. :)
Sanatın asla vazgeçemeyeceği sanatçılar vardır. İşte Zafer Cınbıl onlardan… Günümüz “ısmarlama müzik adamları”na ibret teşkil eden, kalbinden geçmeyen hiçbir şeyi önceden tasarlayıp üretme yolunu seçmeyen ve kanımca da bu sayede yaptıkları bu kadar özgün ve yüreğe dokunur olan bir “müzisyen.”
Şarkılarını günlük hayatta gördüğü, beslendiği her şeyden çıkartıyor. Doğadan ve doğaldan asla kopmuyor.

Zafer Cınbıl

Kendi söz ve beste yazarlığının yanı sıra, eline aldığı her tür gitarla arası iyi. 1999’a kadar pop müzikte, Sezen Aksu ve Ajda Pekkan hariç, çalmadığı şarkıcı yok. Pop müzik dışında caz müzikle de uzun yıllar uğraşmış. Pop müziği Türkiye’de en popüler olduğu dönemde bırakıp Amerika’ya gidiyor. Orada biriktirdikleriyle 2008 yılında Organik Şarkılar isimli bir albüm yapıyor. Albümdeki eserlerin hem icracısı, hem üreticisi, hem de aranjörü…

Ayrıca bu albümde yer alan Balıkesir isimli şarkıyı Birsen Tezer’in ilk albümünde, Delikanlı isimli şarkıyı ise ikinci albümünde yine Birsen Tezer’in eşsiz yorumuyla da dinlemiştik. Yine bu albümde favori şarkılarımdan biri olan Sevdanın Yolları daha sonra Güvenç Dağüstün’ün albümünde yer aldı.

Görünen o ki, Organik Şarkılar albümündeki şarkılar kapanın elinde kalıyor. :) Tam da bu albümün tekrar gündeme gelmesi gerekiyor diye düşünmüşken Ada Müzik benden önce davrandı ve 5 sene sonra Organik Şarkılar albümü Ada Müzik etiketi ile yeniden basıldı.

Şarkılar pamuk gibi… Düzenlemeler sade ve huzurlu. İyi ki de öyleler. Aranje etme sevdasıyla nice güzel şarkının içine edildiği bir ülkede yaşıyoruz. :) Bir şarkının en gerçek halinin en sade hali olduğu durumlarda o sadeliği aranje ile karman çorman bir hale getirip şarkının duygusunu öldürmeye hiç gerek yok.

Bu şarkılarda hayatın her tonu var… Bir insanın bisikletine duyduğu özlem bile var ki “bisiklet olası geliyor insanın dinlerken. :)

Sizler için binbir zahmetlere girerek edindiğim bir gizli bilgiyi de kariyerim pahasına ifşa etmekten kaçınmayacağım (buraları fısıldayarak söylüyorum, kulaklarınızı yaklaştırın): Zafer Cınbıl’ın ikinci albümü de neredeyse hazır gibi.  Bir şarkısında Erkan Oğur gitar çalıyor. Ve bir şarkıda da sürpriz bir isimle olağanüstü bir düet var.

O sürpriz ismin kim olduğunu ve hatta albümün adını da biliyorum ama bunları şu anda burada söylersem Zafer hoca beni motordan atabilir. Zaten bu kadar konuşmuş olmam bile ani manevralar ile sağa sola savrulmama neden olacaktır kuşkusuz!

Motora atladım ama kaskı takmayı unuttum size laf yetiştireceğim diye! Her şey Müzik Ekspres okuyucuları için. Sıkı tutunun, başlıyoruz…

Zafer Cınbıl
Şimdi şöyle bir müzik geçmişine inelim hocam…

Eyvaaaah!

Çok gerilere değil canım 8 yaşına kadar ineceğim. :)

Hadi ya :)

8 yaşındayken mandolin çalıyorsun.

Evet, ben biraz erken başladım bu işlere. Mandolini gitar akorduyla çalardım.

Gitarın her türünü çalabiliyorsun sanırım değil mi? Klasik, akustik, bas…vs.

Evet, elektrik gitar, perdesiz ve 12 telli de dâhil olmak üzere…

Bazı kliplerinde piyano ve perküsyonun başında da görüyorum…

Evet piyano da çalıyorum ama kendime eşlik edecek kadar çalıyorum. Perküsyonu zaten kilisede çalıyorum, çok severim. Klarnet çalarım. Çalardım daha doğrusu. Kıbrıs’ta sörf hocalığı yaptığım dönemdi, 83 senesi. 50 tane madalyam var bu arada.

Vay çok fena sörf yapıyormuşsun :)

Çok fena hem de :) Ama bazı rüzgarsız havalarda kiraya veremiyorsun, kimse gelmiyor. Benim de canım sıkılıyor. Ben de gittim bi tane klarnet aldım. Si bemol klarnet. Dünyanın parasıydı o zamanlar, İngiltere’den gelmiş. Bu arada Birsen’le (Tezer) Cuma-Cumartesi bir otelde çalıyoruz. Gündüzleri yarışıyoruz, ben birincilik madalyasını takıyorum boynuma, akşam otelde elimde gitar bam bam bam :)

Kutlama :)

Aynen. Aldım klarneti ben, başladım Amerikan standartları çalmaya.

Kendi kendine mi öğrendin hocam?

Tabi canım. Ben ders dinleyemem.

Gitarı da kendin öğrendin.

Evet. Hep iyi adamları buluyordum, onları dinliyordum. Eve gelip onları çalışıyordum. Bas gitar da öyle oldu. Balıkesir’de düğünlerde çalarak başladım. Benim annem babam köy enstitüsü mezunu. Annem çok güzel ud çalardı. Çocukluğumda gördüğüm ağız armonikası çalan tek kadın da yine annemdi. Bayağı sağlam pompalı çalardı. Babam cümbüş çalardı. Çok müzisyen vardı komşularımız arasında da. Nejdet abiye sorardım la minör nasıl, re minör nasıl. Öyle güzel ortamımız vardı ki…

Zafer Cınbıl
Müzik dışında nelerle ilgilenirdin Balıkesir’de?

Ben dut ağacına kendime yazlık bir kulübe yapmıştım 10-12 yaşındayken. Abim de yardım etmişti. Eve çanla bağlıydı. Ben orda Teksas Tommiks okurdum. Annem çanları çalardı yemek vakti, ağaçtan iner yemeğe giderdim. Ben reklam da yazarım. Ama bir yere gitsin ya da yayınlansın diye değil, sadece merak… Öyle kendi kendime… Reklamlarım, küçük filmlerim var. El yeteneklerim var. Marangozluk var. Kıbrıs’taki evimin bütün eşyalarını kendim yaptım mesela.
Bunlar çok güzel gibi gözüküyor ama aslında hiç iyi bir şey değil. Her şeyden bir şey var ve o kadar dağılıyorsun ki… Onları bi toparlamak, tek bir şeye yoğunlaşmak lazım.

Ah ah beni de o mahvediyor. Ve hiçbir zaman da yeteneklerinden bir tanesini layığıyla gerçekleştirememiş oluyorsun bu bölünme yüzünden.

Aynen öyle! O da seni kahrediyor. Ta ki Amerika’ya gidinceye kadar. Mesela ben şu anda kitap okumam. Çok bilgi istemiyorum.

Zafer Cınbıl
Üniversiteyi hangi alanda okumuştun?

Ben konservatuarı birincilikle kazandım. Ama devam etmedim. Yetenek var ama derse odaklanamıyorum. Bir sene gittim, iki sene gittim, sonra bıraktım ben burada ne öğreneceğim diyerek. Başladım sokakta çalmaya, çünkü benim için gerçek oydu. Okul hep yalandır. Yani, hadi jazz okulu olsa eyvallah giderim. Türk Sanat Müziği tamam faydası var mı var ama çok da değil yani. Hiç hayatımda aramadım bir Türk Sanat Müziği eserinin notalarını da şöyle çalayım diye.
Daha çok deneme yanılma yolu, hissetme, yani içe doğru yolculuk benim derdim. Benim bütün şarkılarımda da bu vardır, içimi dinlerim. Çok güzel bir melodi duyup onun peşine asla düşmem mesela. Onun için ben hiç kitap okumuyorum mesela son yıllarda. Okumayacağım da çünkü o kadar güzel şeyler yazıyorlar ki, o kadar yaratıcı ki peşine düşüyorsun, gidiyorsun. Ben de güzel şeyler yapabilirim, neden başka güzelliklerin peşine düşeyim, o seni yoruyor ve pişmanlık duyduruyor.
Niye iyi şarkı yazamıyor Türkiye’de kimse? Ben yazıyorum diye söylemiyorum. İyi şarkı yazamıyorlar çünkü herkes en iyisini takip ediyor, en iyi yerden. Şimdi sen Spielberg’in filmini izlersen yazamazsın hocam. Yani…
Hiçbir şey okumuyorum, doğru dürüst müzik de dinlemiyorum. Ağım var örümcek gibi, takılan kalıyor. O takıldıysa da ağa, beni titretiyor, bakıyorum kayda değer bir şey var mı, varsa onu işliyorum. Ben bunu Amerika’da keşfettim, yoksa burada dağılıp gidiyorsun.

Herhangi bir sanat dalında en iyi olan birileri var dünyada. Onlara bakıp “yok yaa benim ne haddime” demek de doğru değil di mi? Yani onlar kadar olursun, olamazsın değil konu. Onlar kadar olamadın diyelim ama sende de onlarda olmayan bir şey vardır seni farklı ve çekici kılan. “Ne haddime” deyip kenara çekilince, bu sefer kendi farklılığını da keşfetme şansın olmaz.

E tabii. Örneğin Birsen çok güzel şarkı söylüyor. Bir kız olarak Birsen’i dinlesem, şarkı söyleyemem ben abi yani, valla söyleyemem. Dinlemeyeceksin, hiç dinlemeyeceksin hocam. Hiçbir şey yapmayacaksın. Ben Amerika’ya gittiğimde bunlar toplandı bende. Bakıyorum herkes bir iş yapıyor. Hiçbir şeye karışmıyor. “Bilmiyorum” diyor adam. Amerikalı’ya soruyorum mesela “95. caddeye nasıl giderim”diye, “bilmiyorum” diyor adam bilmiyorsa. Bilmiyorum’u öğrendik orda. Bir de ben başka iş yapmaya başladım orda inşaatçılık üzerine. Ev yıkıyorum, evin camlarını kırmak çok hoşuma gidiyor. Başka bir dünya olunca, buradaki dünyamdan güzel şeyler filtreden geçip bana gelmeye başladı. Güzel bir gitar aldım kendime. Derdim yok müzikle, kimseye ispat edecek bir durumum yok, yarışım yok. İşte o zaman içerden, biriktirdiğim o güzellikler çıkmaya başladı. Sevdanın Yolları çıktı orda, Balıkesir çıktı. Doğru yolda olduğumu hissettim, sonrasında da diğer şarkılar gelmeye başladı.

Şarkıların önce sözleri mi yoksa müzikleri mi çıkıyor?

Ben hiç söze müzik yazmam hocam. Bu çok enteresandır. Herkes söze müzik yazar. Çok azdır müziğe söz yazan. Bülent Ortaçgil’in de bana ilk sorduğu şey buydu: “Sen söze mi müzik yazıyorsun yoksa müziğe mi söz?” Müziğe söz yazmak çok zor. Onun için de denk geldiği zaman çok güzel oluyor.

Kendi şarkını başka yorumcudan dinlemek nasıl bir his. Sen okuduğunda o şarkının bi hissi var, kendi sesin ve yorumunla anlatmak istediğini anlatıyorsun. Başkası okuyunca sen kendi anlatmak istediklerini mi görüyorsun yoksa onun yorumuyla birlikte şarkının anlatmak istediği değişerek yeni bir anlam mı geliyor şarkıya?

Kendi şarkımı ilk kez bi başkasından duyduğumda hiç bunları düşünmedim.. Aaa biri daha söylüyor ne güzel, beğenmiş diye baktım. Yani hiç hissi vermiş mi vermemiş mi kısmına takılmadan… O kadar yalnızsınız ki senelerden beri, kendi başınıza müzik yapıyorsunuz, birinin şarkınızı söylemesi çok hoşunuza gidiyor.
Birsen’in duygusu bana çok yakın. Benim şarkımı benim duyguma bu kadar yakın söyleyen bir başkası yok. Bir de beni çok yakın tanıdığı için… Çok benzeriz biz birbirimize, ikimiz de yayız. Kendi şarkımı ondan dinlemek acayip keyifli. Onun dışındakiler içinse seviniyorum ne güzel benim şarkımı söylemiş diye o kadar.

Delikanlı şarkısı 15 sene önce yayınlansaydı, bugünkü etkiyi verir miydi hocam?

Yok. Zamanlama çok güzel. Her şeyin bir olgunlaşma süreci var. Birsen o zaman söylemeyecekti belki bu şarkıyı böyle duygulu.

Şarkıların sözlerine bakıyorum, şairane bir duruş var. Örneğin Sevdanın Yolları’ndan birkaç dize okuyacağım:
“Durgun bir suyun ortasında yemyeşil yalnız çaresiz kimsesiz olmak var ya ne zor.” Hem şiirsel, hem felsefik…
Sonra, “Kuşun eteğini rüzgar havalara uçurur” ve “Vakit kovalar yaşamları.” Betimlemeler çok güzel.
Karasevdalı’da “Eczaneden bir kutu zaman aldım merhem olur diye” diyorsun. Bu da çok hoş.

İnan bunların hiçbirini uzun uzun düşünerek çıkarmıyorum. O an ne geliyorsa o. Doğruyu söyleyeyim sana, ben bütün bestelerimi tuvalette yapıyorum. Niye? Çünkü gün içerisinde koşuşturmaca var, işe gidiyorsun, bilmem nereye gidiyorsun. Tuvalette atıyorum 20-25 dk. hem prova yapıyorum gitarımla ve illaki de bir şey çıkıyor. İnsanlar tuvaleti hep başka bir eylemle bağdaştırıyorlar şimdi söylemeyeyim.

Evet ben anladım onu.

Oysa benim için tuvalet bahane. Yalnız başınasın orda ve güzel bir akustiği var. Bazen tuvaletim var diye giriyorum. 3 saat içerde kalıyorum ve tuvaletle hiçbir alakam olmuyor. Tamamen kendi kendinize kalabildiğiniz tek yer orası. Çok uzun içerde kaldığımda ve kapıyı çaldıklarında rüyadan uyanmış gibi hissediyorum.

Çağrışımın nerde geldiği önemli değil, gelip gelmediği önemli.

Evet. Onun için o an hangi melodi çıktıysa içimden ona izin veriyorum. Sonra da o melodinin bende çağrıştırdığı sözü yazıyorum.

Belki de o yüzden şarkılarında söz ve beste birbiriyle bu kadar uyumlu. Ben Organic Şarkılar albümünü dinlerken bunu hissettim. Melodinin sende uyandırdığını kelimelere döktüğün için, şarkıların sözleri besteyi adeta deşifre ediyor. O bestenin sözü olsa olsa bu olurdu diyorsun dinlerken.

Ya ne güzel o hissediliyorsa… Benim tek istediğim şey o.

Albüm neden organik biraz da bundan bahsedelim.

Albümdeki hemen hemen her şeyi ben çaldım. “Benim Derdim Tembel” şarkısındaki ağız armonikasını çalan çocuğu sokakta buldum. Dedim “Bana çalar mısın, evde kayıt yapar mıyız?” “Neden olmasın” dedi. Kartını aldım çağırdım. Neyse biz kayıt aldık falan. İki kilo da zeytinyağı verdim tamam mı, çok kızdı bana.

Hahahah, hadi ya!

Sorma, ben 150 dolar istiyorum dedi. Bak bu “organik şarkılar” dedim. Ben de geleyim sana çalayım. Benim başımda beni yönlendiren, şunu şöyle bunu böyle yap diyen herhangi biri yok, ne istiyorsam kendim evde yapıyorum. Dedim sen al bu iki kiloyu. Biraz küskün gitti. Aradan bir ay geçti arıyor, o yağdan daha var mı, karısı çok beğenmiş.
Sonra bir tane Kızılderili buldum, o flüt çaldı. Rahmetli Orhan abi (Atasoy) vokal yaptı. Onun son kaydıdır o. Jose ile Caesar vardı bir de, “İstanbul” şarkısında flamenko gitar çaldılar. Peru’ludur onlar, Florida’ya taşındılar. Hiç para harcamadık. Kimse şöyle olsun böyle olsun demedi. Kimsenin müdahalesi olmadan çok daha yaratıcı işler ortaya konuluyor. Göz kırpsana Gül.

Efendim?

Göz kırp :) Senin bu yaptığının dersi var Amerika’da, oyunculuk dersidir bu.

Hadi ya. Ne yapmış oldum ben şimdi anlamadım?

Biriyle birebir konuşmada 15 saniye boyunca gözlerini kırpmazsan ekranda acayip büyürsün. Gayet bilinçli yapıyorsun diye düşündüm.

Yok, ben hiç farkında değilim.

Bu, karşı tarafı acayip etkiliyor. Muhabbetin derinliğini arttırıyor. Şahsiyeti büyütüyor. Konuşan insan kendine değer verildiğini ya da çok şahane şeyler anlatacağını hissediyor.

Hahahahah!

Hahahahah!

Zafer Cınbıl
Ben çok konsatre oldum anlattıklarına hocam, hedefe kitlendim sanırım ondan kırpmamışım, ne bileyim.

Hahahahah valla ilk kez görüyorum günlük hayatta insanın gözüne böyle bakabileni. Çok enteresan.

Bunu da bana ilk defa biri söylüyor. Neyse ben sorulara döneyim hahahaha!

Hahaha!

Uçan Halı’yı soracağım: “Bindim uçan halıma seyrettim alemi.”

Çok enteresan o ya… Bu arada çok güzel sorular baştan beri, teşekkür ederim. Arka bahçede çalarken çıktı bu şarkı. Bu âlemi kurtaracak bir şey varsa, bu; sevgidir, güzelliktir. Ne çan, ne çıngırak. Ne müslümanlık, ne hıristiyanlık yani… Oradan çıktı bu şarkı. Bütün hikâye o. Gez işte uçan halıyla gör rezilliği.

Ses yarışmaları hakkında ne düşünüyorsun? Popstar olsun, O Ses Türkiye olsun. Bu yarışmaların gerçekten yeteneği olan insanları bir yere getiremediği aşikâr. Sence yarışanlara faydalı olduğu noktalar var mı?

Şimdi ben bunun yaklaşık 14 seneden beri Amerika’da orijinallerini izliyorum. Bu yarışmaların kökeninde para var tabii. İlk üçü belirliyorlar ya hani, bunu iyi şarkı söyleyene göre değil, kim iyi satara göre belirliyorlar. İlk üçe çok iyi albüm yapıyorlar. Her biri milyonlar satıyor. Düşün parayı. Burada böyle bir ticari faaliyet yok, burada öyle bir şey olamaz. Bunlar buna oynuyorlar ama tamamen işin şov kısmındalar. Başarılı bir sonuç elde ettikleri de yok. Sadece güzel ve popüler olan bir şeyi almışlar ordan buraya koymuşlar. Ben hiçbir şey demeyeyim. Dünyanın kaderi bu. Yaşanması gerekiyor. Nereye gidecek bilmiyorum ama ben beğenmedim yani hiç. Kırpsana gözünü yaaa!

Hahahah ay pardon.

Hahahaha. Sor hocam dinliyorum.

Soruyorum hocam. Türkiye’de yapılan müziği genel olarak değerlendirecek olsan, pop’undan rock’ına türküsüne kadar, ne aşamadayız sence?

Valla Türk halk müziği çok iyi gidiyor. Alevi şarkıları çok iyi gidiyor. Saz çalma ve sazdan çıkartılan sesler çok başarılı. Ama pop müziği hiçbir zaman bir yere gidemez, gidecek bir donesi yok. Cazda güzel şeyler yapıyor gençler. Bilhassa 93-94’lülerden ben çok umutluyum altın çocuklar olarak dünyaya geldikleri için. Caz, alternatif ve alevi ağırlıklı Türk halk müziği çok başarılı. Diğerlerinden zaten kimsenin bir beklentisi yok, yapanların da bir beklentisi yok. Bir şey yapmıyorlar, yapamazlar da. Pop müzikte ne yapabilirsiniz yani… Aynı kalıplarla dönecek o. Bir müddet sonra kimse dinlemeyecek onları. Çünkü onları dinlememek güzel bir şey olacak ileriki günlerde.

Biz hani 90’lara Türk pop müziğinin altın çağı diyoruz ya, onu altın çağ yapan, en güzel pop şarkılarının o dönem yazılmış olması ve artık geriye yapılabilecek daha güzel bir pop şarkısının kalmamış olması olabilir mi?

Tabii canım. Şimdi o şarkılar arabeski öldürdü biliyorsun. Onun için büyük bir keyif aldık hep beraber. Ardından Nilüfer ve Kayahan çok güzel şarkılar kazandırdı. Ajda’nın ilk şarkıları, Türkçe’ye çevrilmiş olanlar, çok güzeldi. Sezen Aksu’nun çok büyük katkıları var. Herkes en güzel şeyleri koydu ortaya. Ama şimdi yok. Türkiye’de besteci yok. Bak Türkiye’de oyun yazarı yok, senarist yok, besteci yok. Hadi film sektörü biraz daha gelişti, gençler güzel şeyler yazıyorlar. Ama besteci desen, çok çok az Türkiye’de. Çok şarkıcı var, ama beste yok.
Vur orantıya Allah aşkına, 1000 şarkıcıya 10 besteci falan düşer herhalde. E olmayınca da bir şey olmuyor tabii. İnsanları beste yapmaya zorlayacak bir şey yok. Zaten işin o kısmını yapana hep aptal gözüyle baktılar seneler önce. İşin angaryasını çekene… “Ön taraftaki parayı kazanıyor, sen niye böyle işlerle uğraşıyorsun” diye… Göz kırp :)

Tamam tamam :)

Ne zaman çok güzel besteler yazılmaya başlar, o zaman pop müziği de belki çok güzel bir yere gelir.

İnşallah da yazılır o güzel besteler… Peki son soru…

Oooo hocam.

Valla bu sefer gözümü kırptım ama yaa.

Hahah yok ondan demedim, sorular güzel ona “oooo” diyorum.

Hahahah peki tamam. Söyleşilerimin klasik sorusu geliyor: Bu söyleşide sana sorulmasını istediğin, cevaplamak için yanıp tutuştuğun ama bir türlü o fırsatı yakalayamadığın bir soru var mı? Varsa onu da cevaplama fırsatı sunuyorum hocam. Bak ne çok göz kırptım sorarken :)

Hahahaha. Valla yok yaa her şeyi sordun. Ama düşüneyim. Hah şu olabilir. Organic Şarkılar albümünde her şeyi ben kendim çaldığım için belki de çok güzel oldu. Türkiye’de yapmış olsaydım bu albümü ve başkaları çalmış olsaydı acaba nasıl bir sound olurdu? Belki de başka bir yere gidecekti o zaman şarkılar… Beğenilmeyecekti belki… Çalacak kimse olmadığı için kendim çalmıştım mecbur. Yani marifetli olduğum için değil. Yoktu ki, kime çaldıracaktım.

Tek kişilik ordu gibi olmuş Organik Şarkılar. Çalan, söyleyen, düzenleyen aynı kişi.

Evet çok abartı oldu mecburen.

Nice böylesi mecburiyetlere diyelim. Hocam çok teşekkür ederim söyleşi için.

Ben teşekkür ederim, çok keyifliydi.

http://www.youtube.com/watch?v=Xco0yVFQ8dI

 

http://www.youtube.com/watch?v=ozdrNtdYdKo

 

Söyleşi: F. Gül Yanık
Fotoğraflar: Kadri Karahan

Bu söyleşiyi motor tepesinde yaptık desem çok da yanlış sayılmaz :) Zafer Cınbıl’la çok keyifli bir yolculuğa çıktık ve müziğe başladığı ilk yıllara, Organic Şarkılar albümünün nasıl yaratıldığına ve sonrasına dair konuştuk da konuştuk. Farkında olmadan geliştirdiğim “göz kırpmama” yeteneğim sayesinde sohbet büyüdü de büyüdü. :)  İlerleyen satırlarda duruma şahit olunca ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. :) Sanatın asla vazgeçemeyeceği sanatçılar vardır. İşte Zafer Cınbıl onlardan... Günümüz “ısmarlama müzik adamları”na ibret teşkil eden, kalbinden geçmeyen hiçbir şeyi önceden tasarlayıp üretme yolunu seçmeyen ve kanımca da bu sayede yaptıkları bu kadar özgün ve yüreğe dokunur olan bir “müzisyen.” Şarkılarını günlük…

Genel Bakış

Kullanıcı Oylaması: 4.78 ( 5 oy)

Bir yorum

  1. Fikret Kızılok,Bülent Ortaçgil ve Zafer Cınbıl….

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*