EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Yakup Güner

Yakup Güner

Küçük yaşlarda başlayan müzik yolculuğu aslında 90’lı yıllarda ilk meyvelerini vermeye başlasa da beklenen çıkışını 2010 yılında gerçekleştirdi. Ben de o zamanlar kadrikarahan.net sayfam için bugünkü gibi olmayan şartlarda müzisyenlere ulaşmaya çalışıyor ve söyleşi yolculuğumun ilk heyecanlarını yaşıyordum. Yolumuz öyle kesişti sevgili Yakup Güner ile. “Oyuncak” isimli albümü gerek ekibi, gerek şarkıları ve güzel sesi ile dikkatimi çekince tanımak istediğim bir isim olmuştu ki sorularıma da yanıtlar almış ve konuk etmiştim kendisini.

Dile kolay 15 sene geçmiş üstünden… Sahne yolculuğu o gün bugündür devam eden müzisyen diskografisine yeni bir şarkı eklemek için de biraz gecikmişti belki de. 2024 yılında iki şarkı ile yeniden dönüşünü geçtiğimiz yıl biri düet (Doğan Cem ile) yine iki şarkı ile devam ettirmişti. Bu güzel sesin neden bu kadar beklediğini merak etmiştim ama devamında neler olacak adına daha da heyecanlanmıştım.

ve bu seneye geldik. Güner yepyeni şarkısı “Bambaşka” ile yeniden kapımızı çalınca ben de yeniden bir selamlaşalım istedim. Bu kısmı anlatmam lazım ki kışın bitip yaz mevsiminin başladığı, doğanın uyanışını, bereketi ve bolluğu simgeleyen geleneksel bahar bayramı Hıdırellez’di de günlerken. Adıma günün telaşlı yanında haftanın yeni şarkılarına göz atıyordum ki kendisi ile karşılaştım. Bir iki saat boşluğum vardı ve hemen kendisi ile iletişime geçtim ve söyleşimizi yenilemek ve yeni bir haftaya seninle merhaba demek istiyorum dedim. Ekspres bir şekilde sorularım akmaya başladı bir yandan arşivini dinlerken biter bitmez de hemen kendisine ulaştırdım. Birkaç saatliğine evden ayrıldım ve geldiğimde yanıtları gelmişti. Bayıldığım bir içtenlik ve samimiyet.

Üstelik o en çok sevdiğim yanından gelen baştan savmadan içten uzun uzun yanıtlar ile de sizlerle paylaşmanın yanındayım. Hep diyorum, çok şey değişiyor ama bu benim ve müzisyen dostlarımın bu şekilde hala bildiği yoldan birbirine dostluğu, sohbetleri değişmiyor. Kurduğumuz bu özel bağ ve bıraktığımız bu notlar yarınlar adına da güzel bir arşiv bırakıyor. Belli mi olur zaman izin verirse bir 15 yıl sonra da belki yine buralarda oluruz, olamasak da kalbimizin o hep bir yanında ne güzel ki mutluyuz. Özetle çok sevgili Yakup Güner ile keyifli bir söyleşi ve mayıs buluşmalarımız devam ediyor, keyifle okumanızı dilerim.

Kadri Karahan / Editörün Notu

 

İnstagram

Youtube

 

 

Söyleşimize ilk söyleşimizi kaynak alarak başlamak istiyorum ki 2011 yılında müziğe bağlama ile başladığınızı ve devamında kendi kendinize gitar öğrenerek sahnelerde de yer aldığınızı öğrenmiştim ve hatta 90’lı yıllarda bir de albüm süreci yaşamıştınız yanlış anımsamıyorsam; tam da burada hepimizin o mutlu yıllarında o albümün sürecini bir kere daha anımsamak istesek ki neden bizimle buluşmanız bu anlamda gecikmişti, her işte bir hayır mı vardı?

Evet, müziğe ilk olarak bağlama ile başladım. Sonrasında tamamen kendi çabamla gitar öğrenip sahneye çıkmaya başladım. Aslında müzik benim hayatımın çok erken dönemlerinden beri merkezindeydi. 90’lı yıllarda yaşadığım albüm süreci de benim için çok kıymetli bir deneyimdi. O dönem bir türkü albümü çalışması yapmıştım. Aslında bu fikir biraz ailemin isteğiyle şekillenmişti. Çünkü çocukluğumdan beri Türk halk müziğine, Türk sanat müziğine ve farklı birçok müzik türüne çok ilgi duyan biriydim. O müziklerle büyüdüm diyebilirim.

Ama zaman içinde insanı en çok dinlediği müzikler ve içinde taşıdığı duygular şekillendiriyor. Benim de yapmak istediğim müzik tarzı yıllar içinde böyle oluştu. Bugün yaptığım müziğin beni daha doğru anlattığını düşünüyorum. Kendi kimliğimi, duygumu ve hayata bakışımı daha net yansıtabildiğim bir yerdeyim ve bundan çok memnunum. O yıllar bugüne göre çok daha farklıydı; müziğe ulaşmak da, üretmek de, kendini duyurmak da bambaşka bir emek istiyordu. Çok heyecanlı ama aynı zamanda çok sabır gerektiren bir dönemdi diyebilirim.

Belki bizim dinleyiciyle buluşmamız biraz gecikti ama bugün dönüp baktığımda bunun bir sebebi olduğuna inanıyorum. Hayat bazen insanı biraz pişiriyor, yaşadıklarınız sizi hem müzikal hem duygusal olarak başka bir yere taşıyor. Ben de geçen yılların bana çok şey kattığını düşünüyorum. O yüzden bugün yaptığım müzikte daha gerçek, daha sade ve kendime daha yakın bir yerdeyim.

Ayrıca müziği hiçbir zaman sadece bir dönem yapılan bir iş gibi görmedim. Arada sessiz kaldığım zamanlar oldu ama müzikle bağım hiç kopmadı. Sahneler, üretimler, biriken duygular hep devam etti. Belki de doğru zaman şimdiymiş diye düşünüyorum. Çünkü bugün yaptığım her şarkının içinde yaşanmışlık, sabır ve gerçekten anlatmak istediğim bir hikâye var.

 

 

Bizim sizinle buluşmamıza vesile ‘Oyuncak’ albümünüzdü. 90’lar bir hayli geride kalmıştı ama belki de doğru zamandı. Bu albüm sizi ve şarkılarınızı daha profesyonel, daha bir heyecanla bizlerle buluştururken ‘Al Baharlarını’ gibi çok özel bir hit şarkı ile de sizi yan yana getirmişti. Bu albümün bu şarkıların bugün size göre yeri nerede, o yıllar nasıl samimiydi, bugünkü yolculuğunuzu nasıl şekillendirdi mesela?

“Oyuncak’ albümünü o tarihlerde çıkartmam gerçekten doğru bir zamandı diye düşünüyorum. Çünkü o süreçte birçok profesyonel müzisyen ve sanatçıyla çalışma fırsatı buldum. İşin mutfağına girdim, çok şey öğrendim. Zaten o albüm benim için sadece bir albüm değil, aynı zamanda ciddi bir müzikal yolculuktu.

Aslında albüm çalışmalarına başladığımda ‘Al Baharları’, ‘Bile Bile’ ve ‘Yanmasak’ şarkıları henüz yoktu. O şarkılar daha sonra hayatıma girdi. Diler Türkmen’le çalıştığım bir barda tanışmıştık. Zamanla sohbet ede ede arkadaş olduk. Sonrasında bir gün beni evine çağırdı, şarkılar dinleteceğini söyledi. Ben de o dönem albümün kayıt sürecindeydim, yavaş yavaş şarkılar şekilleniyordu.

Tabii ‘Al Baharları’nı o dönem zaten biliyorduk. Birçok müzisyen arkadaşım sahnesinde söylüyordu. Serkan Çevik, Gökhan Türkmen ve başka birçok müzisyen arkadaşımın repertuvarında olan bir şarkıydı. Diler abinin evine gittiğimde oturduk, çay kahve içerken bir anda bana dönüp “Al Baharları senin… Neden sana verdiğimi ileride anlatacağım” dedi. O anı hiç unutmuyorum. Şarkıyı aldığımdaki mutluluğu tarif etmek gerçekten zor.

Sonrasında albüm için başka şarkılar da dinledim. ‘Bile Bile’ çok dikkatimi çekmişti. Bir de o dönem onun kendi albümünde olmayan ‘Yanmasak’ vardı. O üç şarkıyı aldıktan sonra albümün yönü benim için değişmeye başladı diyebilirim. Hatta kendi içimde albüm sürecini “Al Baharları” öncesi ve sonrası” diye ayırıyorum.

‘Al Baharları’nı ilk etapta Emrah Karaduman’la çalıştık. Ama içime tam sinmeyen bir şeyler vardı. Daha sonra kayıt ve mix-mastering sürecinde Erhan Bayrak’la tanıştık. Kendisine bu şarkıyı birlikte yapabilir miyiz diye sordum. Sağ olsun o da çok güzel bir enerjiyle yaklaştı. Şarkının şu an herkesin bildiği düzenlemesi o süreçte ortaya çıktı. İlk kez bitmiş halini dinlediğimde gerçekten tüylerim diken diken olmuştu. İçimden “Evet, bu olmuş” dediğimi çok net hatırlıyorum.

Bugün dönüp baktığımda ‘Oyuncak’ albümü benim için sadece bir başlangıç değil, aynı zamanda hayatımın önemli kırılma noktalarından biri. Çünkü o albüm bana hem müzikal olarak kim olduğumu hem de nasıl bir yol çizmek istediğimi gösterdi. Bir de o dönemlerin samimiyetini bugün çok daha iyi anlıyorum. Şarkılar daha yavaş yayılıyordu belki ama insanların hayatına daha derin dokunuyordu. Biz de müziği biraz daha hissederek, yaşayarak yapıyorduk. Sanırım bugün hâlâ o şarkıların karşılık bulmasının sebebi de bu. Benim bugünkü müzikal yolculuğumu şekillendiren en önemli şeylerden biri de o dönem yaşadığım tüm bu gerçek ve samimi süreçler oldu. Şimdi yaptığım işlerde de hâlâ aynı duyguyu korumaya çalışıyorum.”

 

O albümde de devamı şarkılarınızda sözü ve müziği olan da bir müzisyen olduğunuz için oradan devam edelim. Yolun başından beri bu kimliği taşırken nasıl bir hassasiyet içinde oldunuz? Yani üreten olmanın artıları nelerdi, size neler ilham verdi ve nasıl hayata döküldü şarkılar. Devamında başka şarkılarda sesinizi bizlerle buluşturan duygular nelerdi, nasıl kriterleriniz vardı iyi bir şarkı için?

Ben hiçbir zaman sadece şarkı söyleyen biri olmak istemedim. İçimde hep bir şey anlatma ihtiyacı vardı. O yüzden üretmek benim için çok önemli oldu. İnsan kendi yazdığı cümlede, kendi melodisinde kendini daha çıplak ve daha gerçek hissediyor. Belki de bu yüzden yıllardır şarkıların mutfağında olmayı seviyorum.

Benim için iyi şarkı aslında basit şarkıdır. İlk dinlediğinde insanda ‘Bir daha açıp dinlemek istiyorum’ hissi bırakıyorsa, bence o iyi bir şarkıdır. Tabii bunun bir matematiği de var. Şarkının kendi içinde bir dengesi olması gerekiyor. Ben biraz buna dikkat ediyorum. Teknik taraf benim için önemli. Mesela akordu bozuk bir gitar ya da armonik olarak beni rahatsız eden bir şey duyduğumda onun içine girmem zor oluyor. O yüzden teknik tarafı önemsiyorum ama sadece teknikle de olmuyor. Duygu yoksa hiçbir şey geçmiyor insana. Bence iyi müzikte teknik ve duygu bir bütün.

Yazma kısmında ise kendime karşı biraz acımasızım galiba. Açıkçası bu konuda biraz tembel olduğumu düşünüyorum. İstediğim zaman oturup yazabiliyorum ama nedense hep kaçıyorum bundan. Belki de insanın kendi yazdığı şeyi paylaşması başka bir cesaret istiyor. Kendi duygunu insanlara açıyorsun çünkü. Ben hep biraz çekinen tarafta oldum ama bunun kırılacağını hissediyorum. Son yıllarda bu konuda kendimi daha çok zorluyorum.

Genelde önce melodi geliyor bana. Sonrasında sözler oluşuyor. Çünkü benim matematiğimde sözü besteye dönüştürmek biraz daha zor geliyor. Melodinin duygusu bana yolu daha çok açıyor diyebilirim.

Bakış açım da yıllar içinde çok değişti tabii. Aynı dönemde müzik yaptığım birçok arkadaşım kendi şarkılarıyla çok daha görünür oldular. Çünkü kendi hikâyelerini anlattılar. Ben ise uzun yıllar kendi yazdığım şarkıları yayınlamaktan biraz kaçtım. Bugün dönüp baktığımda bunun çok farkındayım. O yüzden özellikle son beş yıldır daha çok yeni şarkılar söylemeye, daha önce duyulmamış hikâyelerin peşinden gitmeye çalışıyorum. Bu bazen benim şarkım oluyor, bazen başka bir arkadaşımın şarkısı… Ama artık beni heyecanlandıran şey daha önce söylenmemiş bir duyguyu yakalamak.

 

 

Arada sahneler aldığınıza hep tanıktım ama diskografi olarak baktığımda sayfanıza yeni şarkılarınızla bizi buluşturmanız için aranın biraz uzadığına bir kere daha tanıklık ettim. Bu özel bir tercih miydi ve o süre içinde neler birikti? Baktığınızda hem adınıza hem de müzik dünyası adına neler değişmişti? Bir kere artık dijital bir süreçteydik, siz nasıl adapte ettiniz kendinizi bu yolculuğa?

Aslında o süreçte biraz küskünlük vardı diyebilirim. Çünkü ‘Oyuncak’ albümünü çıkardığımız dönemde şarkılar çok güzel bir ivme yakalamıştı. Özellikle YouTube tarafında ciddi bir yükseliş vardı. 2008 yılından bahsediyoruz ve o dönem için her gün 10-20 bin izlenme almak gerçekten çok büyük bir rakamdı. Her şey çok güzel ilerlerken o dönemde yaşanan siyasi süreçler nedeniyle YouTube’un Türkiye’de kapanması bizim için büyük bir kırılma noktası oldu. Bir anda her şey durdu. İzlenmeler durdu, akış durdu.

Aslında ortaya çok garip bir durum çıktı. Şarkıları herkes biliyordu ama şarkıyı kimin söylediğini bilmiyordu. Hâlâ bugün bile bazen bunu yaşıyorum. İnsanlar şarkıyı duyunca hemen eşlik ediyor ama söyleyen kişinin ben olduğumu sonradan öğreniyorlar. Bir de tabii o dönem uzun saçlıydım, yıllar içinde görüntüm de çok değişti. Bunun da etkisi olmuştur mutlaka.

O süreç açıkçası beni biraz geri çekti. Müziği bırakmadım ama içimde bir kırgınlık oluştu. Çünkü bazen emek verdiğiniz şeyin tam yükselişe geçtiği anda durması insanı ister istemez etkiliyor. Ama sahneden hiçbir zaman kopmadım. Üretmeye, çalmaya, yaşamaya devam ettim.

Müzik sektörünün dijitale geçişine gelirsek… Açıkçası buna çok üzüldüğümü söyleyemem. Eskiler bilir, Unkapanı’na “kurt kapanı” derlerdi. Gerçekten de öyleydi. İnsanların emeğinin çok kolay sömürüldüğü bir dönemdi. Ben de o süreçte buna benzer şeyler gördüm, yaşadım. Hatta o dönem mağdur biri olarak Kanal 6’da Doktor Stres’in programına da katılmıştım. Programda birbirinden değerli insanlar vardı. Özdemir Erdoğan ile orada tanışmıştım. Yine rahmetli Hilmi Topaloğlu ile de o süreçte tanışma fırsatım olmuştu. O dönem müzik dünyasının hem çok renkli hem de çok sert taraflarını bir arada görüyordunuz.

O yüzden müziğin dijitalleşmesi aslında kaçınılmaz bir sondu. Teknoloji geliştikçe bazı dönemleri kapatıp yeni dönemler açıyor. Bence bugün müzik sektörünün geldiği yer, tüm eksiklerine rağmen sanatçı açısından daha özgür bir alan yaratıyor.

Dijital dünyaya adapte olmak benim için çok zor olmadı. Çünkü teknolojiyle hep iç içe oldum. Dünyayı takip etmeyi seviyorum. Yeni sistemleri öğrenmek, üretim biçimlerinin değişmesini görmek bana heyecan veriyor açıkçası.

Şimdi kendimi nerede görüyorum diye sorarsanız… Şöyle söyleyebilirim; sanki gitmek istediğim yere birkaç adım kalmış gibi hissediyorum. Bunun için çalışmaya da üretmeye de devam edeceğim.

 

‘İstemem’, ‘Gidersen’, Doğan Cem ile ‘Güllerim Soldu’ coverı derken baktık ki şarkılarınızda hep bir hüznün ön plana çıkması var. Ama tüm bu şarkılar bir dram etkisinde değil ve dozajı, dengesi yerinde bir duygusallıkta. Peki tüm bu şarkılarla yakaladığınız dinleyici ile ilişkiler nasıl bir akışta, dostlukta? Mesela bu şarkılar nasıl karşılandı kendilerinde, yeniden sizinle buluşmanın heyecanını hem adınıza hem onlarda nasıl gözlemlediniz?

Ben şarkıları seçerken hiçbir zaman sadece ‘slow mu, hareketli mi?’ diye bakmıyorum. Daha çok bende ne hissettirdiğine bakıyorum. İlk dinlediğim anda içimde bir şey oluyorsa, dönüp bir daha dinlemek istiyorsam, o şarkının peşinden gidiyorum. ‘İstemem’ de tam olarak böyle bir şarkıydı.

Hatta ‘İstemem’ için benim yeniden sahalara dönüş şarkım diyebilirim. Bir arkadaşımın evine gitmiştim. ‘Sana bir şarkı dinleteceğim’ dedi ve şarkıyı açtı. İlk dinlediğim anda ‘Evet, ben bunu söylemeliyim’ hissi geldi içimden. Bazı şarkılar insana direkt geçiyor. ‘İstemem’ benim için öyleydi. ‘Gidersen’ de öyleydi. Zaten ikisi de aynı kişiye ait şarkılar.

Ben galiba şarkılardaki o doğal hüznü seviyorum. Ama dramatize edilmiş bir duygu değil bu. Hayatın içinde olan, gerçek bir duygu. İnsanların da o yüzden bu şarkılarla bağ kurduğunu düşünüyorum. Çünkü herkesin içinde biraz yarım kalmışlık, özlem, kırgınlık ya da geçmişe ait bir duygu var. Şarkılar bazen insanların söyleyemediği şeyleri onların yerine söylüyor.

Dinleyiciyle kurduğum bağ da tam burada oluşuyor sanırım. Uzun zaman geçmesine rağmen insanların hâlâ şarkılarla ilgili mesaj atması, konserlerde hep bir ağızdan eşlik etmeleri çok kıymetli benim için. Özellikle yeniden üretmeye başladığım dönemde insanların heyecanını görmek bana da çok büyük motivasyon verdi. Sanki yarım kalmış bir hikâye yeniden devam ediyormuş gibi hissediyorum.

Doğan Cem ile de çok eski bir dostluğumuz var. Birlikte müzik yapmayı zaten uzun zamandır istiyorduk. Sezen Aksu şarkısı söyleme fırsatı ortaya çıktığında aslında başka bir proje düşünüyorduk. Hatta merak edenler için söyleyeyim; düşündüğümüz şarkı ‘Bu Gece’ydi. Ama o dönem proje istediğimiz gibi ilerlemedi. Ben de repertuvardan o şarkıyı çıkarıp ‘Güllerim Soldu’yu söylemeye karar verdim. Sonrasında Doğan Cem’le konuştuk ve şarkı ikimize nasip oldu diyebilirim. Açıkçası bugün baktığımda iyi ki de öyle olmuş diyorum.

 

 

Geçtiğimiz sene ‘Senden Güzeli Yok’ ile sizinle yeniden yolum kesişti ki çok keyifli bir şarkı dinlemiştim. Tam adınıza bu sene bizi neler bekleyecek derken henüz çok yeni ve ‘Bambaşka’ bir şarkı üstelik akustik de dahil iki versiyonla bizi bekledi. Enis Yüzer ile bu ikinci işbirliği ve doğal olarak iki şarkıyı, sürecini ve heyecanını şimdi sizden dinleyelim isterim ve elbette önümüzdeki günlerde bizi nelerin beklediğinin de ipuçlarını alalım…

“Senden Güzeli Yok’ aslında yine yana yakıla şarkı aradığım bir dönemde karşıma çıktı. Enis Yüzer ile zaten sürekli iletişim halindeyiz. Bana devamlı şarkılar yollar; ‘Bu nasıl olmuş, şunu dinler misin?’ diye fikir alışverişi yaparız. Çok üretken bir arkadaşım. Zaten müzik piyasasını takip edenler onun yaptığı işleri mutlaka biliyordur. ‘Senden Güzeli Yok’u ilk gönderdiğinde ben ona sadece biraz daha afro-pop tınıları olan, yaz hissi taşıyan bir şarkı istediğimi söylemiştim. O da gerçekten tam olarak hayal ettiğim şeyi yaptı. Sonrasında çok kısa bir sürede şarkının tüm sürecini tamamladık. Hatta klibi bile yazın belki de son günlerine yetiştirip insanlarla buluşturduk.

Enis’le çalışma dinamiğimizin en güzel tarafı çok fazla istişare ediyor olmamız. Şu anda bile birlikte planladığımız üç-dört farklı proje var. Önümüzdeki aylarda onları da paylaşacağız.

‘Bambaşka’nın hikâyesi de yine Enis’in bana yolladığı şarkılardan biriyle başladı. Sürekli yeni şeyler gönderiyordu, ben dinliyordum. Bir süre sonra bana ‘Şöyle bir şarkı yaptım, bunu da dinler misin?’ diye yolladı. İlk dinlediğim anda gerçekten çok duygulandım. Hatta kendi kendime ‘Evet, işte bu’ dediğim şarkılardan biri oldu.

Şarkının düzenleme, aranje, mix ve mastering süreçlerinden sonra bu hikâyeyi insanlara nasıl anlatabilirim diye çok düşündüm. Özellikle klip tarafında ciddi emek harcadım. İnsanların dışarıdan kolay sandığı ama aslında hiç kolay olmayan yapay zekâ teknolojisini kullanmaya karar verdim. Önce kendi karakterimi oluşturdum. Sonrasında yıllar önce bir arkadaşımın ailesiyle ilgili bana anlattığı çok etkileyici bir hikâyeyi bu klibe uyarladım.

Klipte çok mutlu bir ilişki yaşayan bir çiftin, bir anda kadının kanser olduğunu öğrenmesiyle değişen hayatını anlatıyoruz. Erkek karakterin onu ölümden nasıl geri döndürebileceğini aradığı çok duygusal bir hikâye var aslında içinde. Tabii ki bazı yerlerde izlediğim filmlerden ilham aldığım anlar da oldu. Çünkü çok film izleyen biriyim ve biraz film gibi izlenebilecek bir klip yapmak istedim. Gelen yorumlara baktığımda da bunu hissettirebildiğimizi düşünüyorum açıkçası.

Şarkının neden iki versiyonu olduğuna gelirsek… Normal versiyonu tamamladıktan sonra, İlter Kurcalan’ın çaldığı gitarların daha ön planda olduğu, tamamen akustik enstrümanlardan oluşan başka bir versiyon yapmak istedim. Motivasyonum buydu aslında. Sonrasında ilk kez dinlediğimde ‘İyi ki yapmışız’ dedim. Çünkü gerçekten şarkının ruhunu başka bir yere taşıdı. İki farklı duygu gibi oldu benim için.

Önümüzdeki süreçte de üretmeye devam edeceğim. Haziran ortasında sözü ve müziği bana ait olan ‘Allah’ın Aşkına’ adlı şarkımı paylaşacağız. Yaz sonuna doğru da bir Gökhan Türkmen şarkısı geliyor. Sonrasında yine Enis’le hazırladığımız başka bir proje var. O da beni çok heyecanlandırıyor açıkçası.

Sanırım uzun süre üretmeyince bu duyguyu özlemişim. Bir şarkıyı yapıp insanların ona karşılık verdiğini görmek bana yeniden çalışma isteği verdi. Şimdi artık bir projeyi bitirince hemen sonrakini düşünmeye başlıyorum. İnsanların heyecanı beni de heyecanlandırıyor diyebilirim.

 

Söyleşimizin sonunda bir kere daha en başa dönelim mi? Mesela o yıllardaki genç adam yıllar içindeki yolculuğuna yine ve ne güzel ki müzikle devam ediyor. Kendi ile ne kadar mutlu ve ne kadar barışık. Müziksiz bir hayat düşünür müydü, o yıllarda kimi dinlerdi mesela bu yıllarda kimleri dinliyor ve neler beklesin istiyor kendisini devamında.

Kesinlikle o dönemki Yakup’a ilk söyleyeceğim şey saçlarını hemen kestirmesi olurdu. Çünkü ileride kaybedeceğini söylerdim. (Gülüyor.) Onun dışında bugünkü aklımla baktığımda bazı konularda daha girişimci, daha inatçı olması gerektiğini de söylerdim. Çünkü bazen insan kendi önünü kendi kapatabiliyor. Özellikle müzik konusunda bazı şeyleri daha cesur yapabilirmişim diye düşünüyorum bugün.

Ama şunu çok net biliyorum; müziksiz bir hayat benim başarabileceğim bir şey değil. Müzik benim için sadece meslek değil. Gerçekten hayatımın çok büyük bir parçası. Ruh halimi, hayata bakışımı, insanlarla kurduğum bağı bile etkiliyor.

O yıllarda açıkçası çok fazla Türkçe pop dinlemiyordum. Daha çok yabancı müzik dinliyordum. Özellikle Michael Jackson’ın zirvede olduğu dönemlerdi ve uzun süre onu dinledim. Sonrasında Pink Floyd, Metallica, The Beatles… Hatta belki insanlara şaşırtıcı gelecek ama Modern Talking bile çok dinledim. Ama tabii ki Türk müziğinden de beslendiğim çok önemli isimler vardı. Sezen Aksu, Tarkan, Kenan Doğulu gibi isimleri de çok dinledim.

Bugün kendimle daha barışık olduğumu söyleyebilirim. Çünkü insan zamanla eksiklerini de, güçlü taraflarını da kabul etmeyi öğreniyor. Eskiden belki bazı şeyleri daha fazla dert ediyordum ama şimdi yaptığım işten keyif almaya, üretmeye ve anın tadını çıkarmaya daha çok odaklanıyorum.

Geleceğe dair en büyük dileğim önce sağlık ve huzur açıkçası. Onun dışında hayatın beni tam olarak nereye götüreceğini ben de bilmiyorum. Ama istediğim şey yaptığım müziği biraz daha görünür hale getirebilmek, daha fazla insana ulaşabilmek. Çünkü insanlar ulaştıkça üretme isteğim daha da artıyor. Ve sanırım önümde hâlâ anlatacak çok hikâye var.

 

 

Küçük yaşlarda başlayan müzik yolculuğu aslında 90'lı yıllarda ilk meyvelerini vermeye başlasa da beklenen çıkışını 2010 yılında gerçekleştirdi. Ben de o zamanlar kadrikarahan.net sayfam için bugünkü gibi olmayan şartlarda müzisyenlere ulaşmaya çalışıyor ve söyleşi yolculuğumun ilk heyecanlarını yaşıyordum. Yolumuz öyle kesişti sevgili Yakup Güner ile. "Oyuncak" isimli albümü gerek ekibi, gerek şarkıları ve güzel sesi ile dikkatimi çekince tanımak istediğim bir isim olmuştu ki sorularıma da yanıtlar almış ve konuk etmiştim kendisini. Dile kolay 15 sene geçmiş üstünden... Sahne yolculuğu o gün bugündür devam eden müzisyen diskografisine yeni bir şarkı eklemek için de biraz gecikmişti belki de. 2024 yılında iki…

Genel Bakış

0

Kullanıcı Oylaması: Siz ilk olun !

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*