Mert Kamiller
[BADpoetry] uzun zamandır üzerinde çalıştığınız bir proje ve geçtiğimiz günlerde Ateş Müzik etiketi ile yayınlandı. Albüm şiir ve müzik birlikteliğini esas alıyor ve disiplinlerarası deneysel bir sanat projesi olarak tanımlanıyor.
En başa dönmek gerekirse o ilk adımları nerede, nasıl atıldı. Bu fikir daha sonrasında nasıl kendini geliştirdi?
Miladı Onur Akyıl ile tanışmamızdır.2008 senesinde bir konserimden sonra Onur Akyıl ile tanıştırılıyorum. Şiir yazdığını, kitabının çıktığını falan söylüyor. Ciddiye almıyorum, alamıyorum o an. Ama o mekana bir kaç kopya kitabını bırakıp gidiyor Onur. Ben bir gün o mekanda demlenirken açıp giriyorum ‘Vietnam Mektubu’na. Çıkabildim desem yalan olur.
Ben gidip buldum tekrardan Onur’u. Birgün bir başka konserde Onur’u sahneye çağırdım. Ben çaldım Onur okudu. O an kaydedilmeye değer bir şeyle karşı karşıya olduğumu anladım. Bir isim koymak gerekecekti. Koyduk. Kayıtlar, gösteriler birbirini izledi. 2012’de duraklama dönemine girdik. Çünkü ben İstanbul’a taşıdım hayatımı. Onur’un da referansıyla yönlendirmeleriyle teklif götürdüğüm şairler oldu.
Refüze edildiklerim, ok diyen ama çalışkan olmayan kişiler vs.2014 senesinde Müslüm Çizmeci ve Gökben Derviş ile yeni [BADpoetry] doğdu. Sahne kadromuz bu şekilde, bir yandan kayıtları sürdürüp bir yandan konserler yaptık 2014 başından beri. Ben ayrıca bir diğer koldan büyük resmi oluşturmak için stüdyolarda yaşadım. Burada Gökben ve Müslüm’ün yanı sıra albümde listeli 12 büyük şairi daha kendi seslerinden kaydettim.
14 şairin üzerinizde etki bırakan şiirleri bir bir tarafınızdan müziklendi ki “bazı enstrümanların tabiatını bozmam gerekti, sesi bulmam için acımam gerekmedi “ demişsiniz. Beraberinde de iki sene boyunca bir stüdyo süreci yaşamışsınız.
Tamamen nasıl bir yoldu gittiğiniz, nasıl mevcut enstrümanlar kifayetsiz kaldı dünyanızda da yeni bir yaklaşım içine uzandınız?
Benim çalışmalarımda en başından beri bir metni alıp müziklendirmek üzere masaya koymak diye bir şey yok. Sipariş mantığıyla çalışmıyorum. Evet ortaya koyduğumuz her eserde şiir benim yaratıcılık sıvılarımın salgısını arttıracak kadar kanıma zerk olmuştur ama nice şiirler de vardır çok çok güzel, tamamen yada kısmen ezberimde ama bana müzikal bir ilham vermemiş.
Burada bu inceliği anlamak lazım işte. [BADpoetry] benim etten kemikten tabiri caizse çalgıcı ‘hayvan’ tarafımın, şiirlerle sevişen bir başka tarafımın fotoğrafını çekmesidir.
Bunlar en güzel şiirler demiyorum, bunlar en güzel müziklerdir demiyorum. Bunlar müzikal olarak bu şiirin tek adresidir demiyorum. Bendeki karşılığı budur diyorum. Şiiri yazan kişiye armağanımdır her şeyden önce. Bir teşekkürdür şaire. Lutfetmiştir şiirini.
Albümümüz “Sınır İhlali” özelinde konuşmak gerekirse, ömrümün bu çalışmayla geçen iki senelik kısmının bir hatıra objesidir takip edenlere yada yolu düşeceklere.
Bu acı bir itiraftır ki ilk gençlik yıllarımda yörüngesine oturduğum Rock müzik o kadar büyük bir tutku ki benim için, ancak kırkıma merdiven dayadığım bu günlerde kendimi gitar bass davul üçlemesinden azad hissedebiliyorum. Elektrik gitar her zaman müziğin ana omurgasıydı. Olmazsa olmazıydı. Artık değil. O da bir renk saz. Her bir kardeşi kadar.
Bu basmakalıp yapılardan beynimi azad edişimle beraber bütün enstrümanlar, bütün sesler ve belki de var olmayan seslere ulaşmak için bir atölye kurdum. Deneysel enstrümanlar, ses, gürültü üreteçleri, mutant effect aletleri, ara sazlar, geçiş sazları hayal ettim, inşa ettim. Kaydettim.
[BADpoetry] sahnesi bu noktada daha önce görülmemiş sazların da sergilendiği bir sanat eserdir. Üzerinde icra edilen sanattan azade. İlgilenenleri gösterilere beklerim.
Albümde toplam 14 “kara şair”in 24 şiiri kayıtlı.Ve o şairler geldi, kendi şiirlerini okudu. Her şiirin kokusunu bir müzik tamamladı. Kimlerdi bu isimler ve bu proje / stüdyo aşamasında nasıl bir atmosfer havası hakimdi.
‘Sınır İhlali’ isimli albümümüzde birlikte olduğumuz şair dostlar; Müslüm Çizmeci, Gökben Derviş, Onur Akyıl, Altay Öktem, Deniz Durukan,Eren Okur, Neslihan Yalman, Bengü Özsoy, Arif Erguvan, Onur Sakarya, Alper Volkan Dikyar, Semih Yıldız, Nilüfer Ülke ve Ali Ata Dibek.
Ben şairlere genelde şu şekilde bir teklifle gittim. Şu şiirini kaydetmek istiyorum bak bendeki ritmi bu. Ona bir demo yolladım. Bu demolar albüm kalitesinden fersah fersah aşağıda idi ama atmosferi kafasında canlandırmasına yetiyordu.
Neslihan Yalman bir şaman davulu üzerine okudu şiirini.
Altay Öktem e ‘Duvar’ın iskeletini oluşturan minör piyano roll’unu çoktan çalıp kaydetmiştim. Üzerine okudu.
Eğer üzerinde mutabıksak ve atmosfer yakalanmışsa zaten işin büyük kısmı aşılmış demektir.
Mikrofonla teşrik i mesaisi az olan şair dostlara da diksiyon, artikülasyon gibi konularda ufak müdahalelerim, şan koçluğum oldu. Kelimelerin hecelerin yutulup kaybolmaması adına.
Bütün özel isteklerini yerine getirdik şairlerin. Biri iki yudum içmek istedi, biri karanlıkta okumak istedi, kimi okurken kendini ekolu (derinlikli) duymak istedi. Tütsüler mi yakmadık… Bakarak okumak istediği resmi projeksiyonla duvara mı yansıtmadık.
O anın büyüsünü zaptedebilmek ve performe edecek şairden maksimum verimi alabilmek adına ne gerekiyorsa.
Bu albüm sizin seçkinizle adeta bir şiir kitabı; üstelik kapak çalışmasından kartonet tasarımına ve uygulamasına, fotoğraf seçimine kadar da titizlikle yaklaşılmış bir proje. Henüz çok yeni raflarda yerini aldı ama o ilk dinleyenler tarafından nasıl karşılandı, nasıl tepkiler aldı?
Kitap demek belki fazla olur ama tabi albüm kartoneti demek de haksızlık olabilir. Sizin de söylediğiniz gibi çok önemsediğim bir detaydı albümü ve emeği taçlandırmak adına.
Albüm kapağımız da pastanın üzerindeki kirazımız oldu.
Şimdi burada 14 şair ve bir müzisyen söz konusu olunca tabi hedef kitlemiz direk edebiyat camiasıymış gibi bir algı oluşuyor.O cephe beni şairlere (amiyane tabirle) yanaşmış bir dışsal olarak görmek isterse görebilir. Keza benim rock gruplarımla hitap ettiğim kitle de şiire çok kulak kesilmiyor. Müslüm’ün arkadaşları Müslüm’ün şiir dinletisi diye geliyorlar. Mert’in arkadaşları Mert’in konseri diye geliyorlar. Kabul edecekler ikisi de olmadığını.
Ama bu güruh bir tarafa ’öngörülen’ alıcı kitlesinin dışına diktim ben gözümü. Şiirle tanışmamış metal müziğe tutkulu bir genç dostumuz ben şiire uyandım diyorsa, edebiyatla uğraşan yazan çizen bir genç diğer disiplinlerin ilhamına gönlünü açıyorsa o zaman [BADpoetry] görevini yapmıştır. Ki böyle dönüşler alıyorum. Şuan da bile çok mutluyum bunlardan ve daha fazlasını yapmak adına motive oluyorum her geri dönüşte.
Bunun haricinde mainstream medya dan aldığımız genel geri dönüşler ki bular resmi geri dönüşler albümün çok “sert” bulunduğu yönünde. Bunları aşacağımız günlerin hayaliyle yola devam ediyoruz.
Bu proje zaman zaman çeşitli mekanlarda sahnelendi. Öyle ki albümün son iki çalışması da bu performanslardan oluşuyor. Daha öncesi orada olmayanlar için biraz oradaki havadan bahsedebilir miyiz, önümüzdeki günlerde bu buluşmalar devam edecek mi?
[BADpoetry] gösterileri yeni sezonla beraber tekrar başlıyor elbette. İzmir, İstanbul, Ankara, Eskişehir bağlantılarımız kesinleşti.Gelecek kişilere güzel çirkin değil ama mutlaka ama mutlaka değişik bir tecrübe vaat ediyorum. Gidip anlatamayacağın, mutaka görülmesi gereken bir gösteri. Tekrara dayalı, doğu da zikirle vücud bulmuş ağır bir atmosferin içinde sonsuz bir yelpazeden sesler, yeni enstrümanlara ait yeni sesler, zaman makinesinden çıkıp gelmiş sesler…
Benzeri ‘şiir dinletisi’ denilen etkinliklerle karıştırılmamalıdır. Klişe yok. Görmen gereken yeni ve çok çarpıcı bir şey var. Her yaştan her sosyal çevreden herkesi en az bir kere bekliyoruz gösterilere.
“Sınır İhlali” son projeniz ama diskografinize baktığımızda yaklaşık yirmi yıllık müzik yolculuğunuz içinde birçok çalışma ile karşılaşıyoruz. Bu çalışmalar içinde Dar-ül Efkar önemli bir yer tutuyor.
Biraz da o birlikteliği konuşabilir miyiz, bir hayli uzun bir yolculuktu sizin için ve hangi duraklardı geçtiğiniz?
Dar-ül Efkar 10. Senesini kutluyor. Yüzden fazla konser, iki bandrollü albüm, dijital yayın singlelar, videolar…
Üç albümlük bir seri planlamıştım 2003 te bu grup için.2 sini yayınladım. Sırada bir üçüncü ve son Dar-ül Efkar albümü daha var. Onu da kaydedip yayınlayacağım önümüzde ki sene sonuna doğru.
Bunlar zamanında yazılmış şarkılardı. 2008 konserlerimizde 2012 albümümüzdeki şarkıları da çalıyorduk. 2010 senesinde ki konserlerimize gelenler müstakbel albümümüzü çoktan canlı olarak dinlediler. Türkiye şartlarında böyle. Şarkılar sahnede pişiyor çalınıyor. Sonra bir albüm olup hatıra defterinin o sayfasında kalıyor. Üçüncü ve son Dar-ül Efkar albümü benim sevenlerimize bir sözümdür. Yapacağım sağlığım elverirse.
Ama yetersizlik gösterdiği son noktaya kadar yükseldiğini düşünüyorum o grubumun.
Buradan sonrası, içinde olmamak için para vereceğim tv programları, dondurma reklamları bilmem ne ise, kısaca marketing kısmı ise Dar-ül Efkar orda değil. Kendi söylediklerini yalanlamaması adına, bugüne kadar geldiği formunu bozmaması adına o grup böyle iyi. Her yaptığıyla gururlu, hatalarından ders almış, dinleyenleriyle beraber büyümüş, dilekolay iki albüm yayınlamış, en önemlisi Türkiye deki olabilecekleri olamayacakları ‘hazmetmiş’ bir gruptur. Benim ve pek çok mücadele eden sanatkar dostumun okulu olmuştur. Ne mutlu.
Bugüne kadar birçok şiir birçok isim tarafından bestelendi, yorumlandı. Kimisi şiiri bir o kadar tamamladı, kimisi bir o kadar bizden uzaktı. Size göre nasıl bir hassasiyet var burada, sizin böyle verebileceğiniz örnekler var mı içlerinde ayrı tuttuğunuz?
Evvel zamanda yapılmış işlerden…
Bir kere gerçek olanlar ile gerçek olmayanları insan kulağı ayırt eder. Samimiyeti taklit edemezsin. Gerçekmiş gibi poz kesemezsin. Herkes her şeyi görür, duyar. “mış” gibi yapanlar ayıklanır. Bunun başka yolu yok.
Kurt Cobain ile Borroughs’un ortaklığını inceleyelim Harika, gerçek, samimi bir Cobain. Bütün şeytanlarını salmış ortalığa.
Ama Borroughs’un şiirinden yada şiirine geçen bir şey yoktur. Karışmayan denizler gibidir. Güzel bir manzaradır ama bir melez yoktur. İttirme bir çalışma olduğunu düşünüyorum.
Ancak Morrison’ın An American Prayer’ı, Feast of Friends ‘i bambaşka. Orada bütün kutucuklar işaretli.
Hem müzik hem edebiyat dünyanız; ben hayatınızdaki izleri de merak ediyorum. Dünden bugüne kimleri okuduğunuzu, kimleri dinlediğinizi, kimlerin sizin için ayrı bir yerde durduğunu?
Yurtdışından külliyata girdik mi,Bukowski mi,Poe mu,Baudelairre mi kimi sayıcam kimleri unutucam. Jimi Page, Robert Plant, daha yakın dönem… Sonu gelmez o listenin.
Bu soruyu Türkiye sınırları içinden cevaplamak istiyorum ki fazla uzamasın.
Annem bana kitap hediye ediyor. Bacak kadar çocuğum. Ümit Yaşar Oğuzcan “Acılar Denizi”. Bir Türkçe öğretmenim hediye ediyor Ataol Behramoğlu “Kızıma Mektuplar”.
İlk ‘darbe’lerim bunlar. Edip Cansever severim. Turgut Uyar’ı kıyaslamam terazinin kefesine koymam , başka türlü severim. Küçük İskender’i ayrı tutarım ayrı severim. Onur Akyıl başta olmak üzere tüm [BADpoetry] şairlerini takipteyim. Son okuduklarım Osman Günay “Kibriya” ve Mehmet Gözen “Sen”. Şiddetle tavsiye ediyorum.
Müzik derseniz. Müzik meşgedilegelen bir evin torunuyum.
Büyükbabam İzmir Karşıyaka Türk Sanat Musıkisi Cemiyetini kuranlardan, cümbüş sanatçısı Seyfi Bey. Babam onun kanı ve çırağı Mehmet Kamiler, 1970’de Colors isimli bir saykodelik rock grubu kurmuş 3 Amerikalı arkadaşıyla beraber. Erol Büyükburç’tan Necdet Karar’a çok geniş bir yelpazede ortaklıkları var müzik hayatında.
Daha bu noktada bile meşk ile çok geniş bir paletim olduğu bir gerçek.
Ben rock müzik ve power trio kör tutkusuyla bu malzememe bir süre haksızlık etmişim. O benim hatamdır. Dersimi aldım bu hatamdan zannediyorum.
Kulağıma fısıldanan TSM ve classic rock bir tarafa, Ortaçgil, Kızılok külliyatı var kulağımda.
Ve şüphesiz Erkin Koray, Erkin Koray, Koray.
Bu proje devam edecek mi, bir ikinci albümde buluşacak mıyız yeniden sizlerle?
Piyasaya yaptığı teklif ile farklı bir yerde duran, bütün kalıpları ve klişeleri reddeden [BADpoetry]‘den tıpkısının aynısı bir iş beklemeyiniz.
Ama başka disiplinlerle melezlenecek, başka sanat dallarından dostlarımıza ve onların çevresine göz kırpacak yeni işler mutlaka yapacak [BADpoetry]. Ama albüm mü olur, bir sergi mi olur, bir fuar mı, hepsi bir arada mı olur? Bakalım. Aralıksız çalışıyoruz.
‘Business only’ sosyal medya hesaplarımız takip edilebilir.
Müstakbel satış gelirini kuruşu kuruşuna Türk Diyabet Cemiyeti ‘Gençlik Yaz Kampları’na bağışladığım ilk [BADpoetry] albümü Sınır İhlali ilginizi bekler. Teşekkürler.
Projede yer alan Müslüm Çizmeci ve Onur Akyıl’dan da görüşler aldık …
Müslüm Çizmeci
Bugüne kadar şiirin ve müziğin aynı noktada bir araya geldiği çalışmalar söz konusu oldu ama genelde müzik şiirin altında bir fon müziği olarak düşünüldü.
Kalkıp bir şair ya da başka bir kişi şiir okuyorsa, o şiirin arkasına daha düşük frekanslı bir eşlikçi, yardımcı bir etmen olarak algılandı müzik.
Bu noktada [BADpoetry]’yi ayıran kısım şu:
Müzik ve şiir ortak bir paydada buluşuyor ve aynı “oran”da buluşuyor.
Şiir de birşey söylüyor müzik de birşey söylüyor ve aynı frekansta buluşuyor. Şiir de bir şey söylüyor, müzik de bir şey söylüyor ve aynı frekansta buluşuyorlar. Benim şiirimin bir derdi var, Mert’in soloları da muhakkak bir şeyler anlatıyor. Konuşuyor. Projedeki müziğin bu özgün varlığı; benim o ilk şiiri yazan, var eden insan olarak o şiirde görmediğim, duyumsamadığım bir zenginlik katıyor.
İkisinin bu birlikteliği yeni bir şeydir artık. Ki sanatta her zaman yeni olan değerlidir, önemlidir.
Onur Akyıl
[BADpoetry]‘nin söylemeye çalıştığı aslında şu;
Bu şiirlerdeki ifadeler sert değiller. Bu şiirlerdeki sözcükler de sert değiller.
Olan sadece şu, çağ başka bir dili konuşuyor, bu dili kabullenmek gerekiyor.
Bugünün şairi de toplum kabullenmese de, dergi çevreleri kabullenmese de bu dili kendi adına kabulleniyor.
O kabullenilmiş dilin dışında kabullenilmiş bir dile, yani dilin artık olmadığıyla ilgili bir dile, artık her şeyin geriye düştüğüne, geride kaldığına, hatta dilin kendini aşağıladığına ait bir kavrayışla oluşturulmuş şiirler bunlar.
[BADpoetry] / Sınır İhlali
Ateş Müzik
Müzik Ekspres Alternatif Ruhun Gıdası

