EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Asena Akan

Asena Akan

 “Golden Heart” yeni şarkılarınızla buluştuğumuz ikinci albümünüz. İlk albümünüz “İstanbul”un İzleri”nin üzerinden üç sene şarkı geçti. O albümde şehrin sizde bıraktığı duygular caz tınılarda, kendi sentezinizde buluşmuştu bizlerle. O süreç içinde konuşmuştuk ama yeniden anımsamak adına, bir ilk albüm olarak heyecanı, heyecanınız nasıldı;  nasıl bir yolculuktu şarkıların yaşadığı, yaşadığınız?

“İstanbul’un İzleri” albümü ilk göz ağrım, bebek adımlarım diyebilirim… Doğup büyüdüğüm şehrin bendeki izlerini, çocukluğuma ait duyguları paylaştığım şarkılarımla, aslında o ana dek biriktirdiklerimi samimi ve özgün bir anlatımla müzikal olarak ifade etmek istemiştim. Sizin de söylediğiniz gibi, uzun bir yolculuğun önemli istasyonlarından birini ifade ediyor benim için. Orada o ’an’da olmak, sonrasında bana sunduklarını deneyimlemek gerçekten heyecan vericiydi, hala da öyle. İstanbul’un izleri, halen pek çok kişiye yeni yeni ulaşıyor ve ben o heyecanı her seferinde yeniden yaşıyorum. Sanırım müziğin, özellikle içinde cazın yapı taşlarını barındıran bir müziğin en güzel yanı zamansızlığı, çabuk tüketilmiyor oluşu… İstanbul’un İzleri, benim hikayemde anlatmak istediklerim için bir cümle başıydı, şimdi de kaldığım yerden devam ediyorum…

Sözü ve müziği tamamen size ait şarkılardı, bu yeni albüm şarkılarında da imzalar sizin ama bu kez şarkılar İngilizce. Bu kez nasıl bir ilham var ilk albüme benzer ya da farklı olarak, bu kez notalarınız bizi nereden alacak, nereye götürecek?

Bu albümde, ilkinden farklı olarak, müzikle ilgili birikimimi daha evrensel duygularla buluşturup müzikal bir ifadeye dönüştürmeyi hedefledim. Başlangıçta “bir bütünün parçası olma” hissiyle   ürettiğim “Parçalar” adlı bestemden aldığım ilhamla Türkçe ve enstrümantal parçalardan oluşan karma bir album hayal ediyordum. Ancak, akış içerisinde “albüm kendi yolunu seçti” diyebilirim. 2013 Mart’ında, bir dönem birlikte sahne aldığım, sevgili Rene Macaroğlu’nu son yolculuğuna uğurladık. Rene’nin cenazesinde, o sıra üzerinde çalışmakta olduğum besteyi dostlarının kendisine hitap ettiği “altın kalp” adı ile ona ithaf etmeye karar verdim. Aslında enstrümantal olan bestemi, o gece rüyamda ‘Golden Heart’ ismiyle görüp, ertesi sabah ingilizce sözler yazmam ile albümün kaderi belirlenmiş oldu. Bir albümde tıpkı kitap gibi, ifade ve anlatım bütünlüğünü sevdiğim için diğer besteleri de ingilizce olarak tasarladım.

Böylece en başta hissettiğim “bütünün parçası olma” durumu, sevgili Rene vesilesiyle yaşadığım güçlü deneyimle birleşince, beni çocukluğumdan beri inandığım, bir başka deyişle bana ilham veren şu önermeye ulaştırdı; “Her birimiz altın bir kalple doğarız ve en önemli görevimiz bunu korumak”. Ben bu albümle, müzikal ve sözel olarak, içinde bulunduğumuz ‘an’ ile çocukluğumuzdan getirdiğimiz ‘altın kalbimizi’ buluşturma noktasında kendimden bir parça sunmak istedim. Dinleyicilerin de müziğimde kendilerinden bir parça bulmaları en büyük dileğim.

 

“Golden Heart”ın bültenini okuduğumuzda şarkıların şehrin bölgelerinin, kültürlerinin çeşitliğinden yola çıktığını, sakin ve yumuşak tınılardan daha dinamik, sert yapılı olanlara doğru yol alındığını okuyoruz. Bu durumdan yola çıkarak şarkılara yaklaştığınız hassasiyeti ve tavrı merak ediyorum. Bu durumda nasıl bir yolculuk yaşıyorsunuz, uğradığınız duraklar nereler oluyor?

Yaşam yolculuğumda çocukluğumdan itibaren bana eşlik eden ve değişmeyen iki şey var; müzik ve sevgi. Ne mutlu ki, ikisi de paylaşıldıkça artan, yaşama büyük zenginlik katan kavramlar. Tıpkı gerçek sevgideki koşulsuzluk durumu gibi müzikte de yüksek bir kabul düzeyim var. Geçmişten beri çeşitli kültürlere ait, birbirinden farklı tarzda, çok fazla müzik dinliyorum. Tabi bu açıklık, kişilik gelişimime olduğu kadar, müzikal algı ve ifademe de olumlu katkılar sağlıyor. Yorumcu olarak, kendi stil ve ‘sound’umu ararken kalıpların dışında ve özgür davranabilmemi destekliyor. Üretim yaparken, biriktirdiğim tüm farklı sesleri, renkleri kendi süzgecimden geçirerek yeni ve cesur adımlar atabilmemi kolaylaştırıyor. Kısacası beni “müzikte imkansız yoktur” noktasına getiriyor. Gözlemlersiniz, dinlersiniz, toplarsınız, hatta taklit edersiniz; sonra hayal eder, inanır, planlar ve hayata geçirirsiniz.

Herkesin farklı bir sesi olması yanında kendine ait özgün bir hikayesi var. Ben de müzik aracılığı ile, kendi hikayemi ifade etmeye, aktarmaya çalışıyorum. Bunu yaparken samimi olmaya gayret ediyorum ve sonuç olarak ortaya inişleri çıkışları olan, huzurlu ve yumuşak sesler yanında zaman zaman keskin köşeleri olan, ‘hikaye’mi yansıtan bir müzik çıkıyor.

Tüm bu akışın bütünlenmesi de elbette çok önemli. İlk albümünüzde mesela her şarkıda ayrı bir enstrümanın ön planla olmasına dikkat ettiniz. Bu albümde nasıl düzenlemeler oldu, yine iki albümde de ortak müzisyenler görüyorum, bu kez kimler eklendi ekibe, nasıl bir araya geldiniz ve hayata birlikte nasıl geçti bu şarkılar?

Haklısınız, “bütünlük” benim hassasiyetle üzerinde durduğum bir nokta, hatta yaşamda bana yön veren, sonsuza dek süreceğine inandığım bir şey bütünlük arayışı…Müzik de böyle bir yolculuk bana göre, isteyen için sonu olmayan bir öğrenme ve gelişme fırsatı sunuyor. Ancak kendinizi geliştirdikçe, zaman zaman kaybolmaya, merkezden uzaklaşmaya, dağlmaya, “sanki bildiğiniz her şeyi unutmaya” dönük duygular hissedebiliyorsunuz. Sonradan fark ediyorsunuz ki, gerçekte tüm süreç sizi daha iyiye, güzele, zerafetle dolu bir bütünselliğe yaklaştırmak için. Bunu farkedince de yine motivasyonla çalışmaya koyuluyorsunuz 

Sizin de bahsettiğiniz, ilk albümdeki enstrüman dağılım tercihi bu albümde de söz konusu. Bu aslında ifade ettiğim bütünlük arayışının doğal bir sonucu bana göre. ‘Golden Heart’ albümünde müziğime sadece enstrümanlarıyla değil, kalpleriyle dahil olan çok değerli müzisyenler yer aldı. Yola, yine dostluğu ve hayran olduğum müzikal duruşuyla yaşamımda önemli yere sahip olan Burç Bora Uyan ile çıktık, ardından birbirinden etkileyici aranjmanlarıyla Adem Gülşen ve özgün ifade tarzıyla sevgili Ayca Daştan dahil oldu sürece. Müzik üretim sürecinin en önemli aşamalarından biri olan mühendislik kısmını da uzun zamandır müzik atölyelerimde birlikte çalıştığımız arkadaşım Aras Tüysüz ve Alper Akdağ üstlenince çekirdek kadro oluşmuş oldu.

Ardından bir inşa süreci gibi, temelleri sağlam kurulmuş olan bu yapıya Kosova Caz Festivali’nde sürpriz bir şekilde birlikte sahne aldığımız Volkan Hürsever eklendi ve kontrbasıyla tüm şarkılarda, güçlü ve derin hissiyatlı, harika bir performans sergiledi. Sakin ve yumuşak tınılardan daha dinamik ve sert yapılı olanlara doğru çeşitlilik gösteren şarkılarda Cem Aksel ve Riccardo Marenghi davul partisyonlarını, şarkıların ruhunu yansıtan bir vurgu ve stilde çaldılar. Piyano, kontrbas ve davul yapısı üzerine Şenova Ülker trompeti, Bulut Gülen trombonu, Serhan Erkol da alto ve soprano saksofonu ile dahil olurken, bu usta müzisyenlerin dokunuşlarıyla şarkılar her seferinde yeniden doğmuş gibi oldu. Melodik, ritmik veya tematik bağlarla birbirine tutunmalarını hayal ettiğim bestelere Damla Aydın’ın çellosu ve Seçil Kuran’ın vibrafonu da eklendiğinde müzikte aradığım derinlik, genişlik gibi çok boyutluluk hissine ulaştığımı hissettim. Özetle ‘Golden Heart’ birbiriyle uyumlu, olumlu diyalog içinde olan, müzik aşığı, altın kalpli müzisyenlerden oluşan bir ekibin ürünü diyebilirim.

 

Şarkılarınızda altını çizdiğiniz o kendinize özgü bir dil yaratma hali elbette çok önemli ve albümlerinize daha bir heyecanla, merakla yaklaşma nedeni bizim için. Siz uzun yıllar psikolojik danışmanlık da yaptınız ve bunun da elbette burada rolü var, hani bir yerde sadece müzik yapmak, şarkı söylemekten de öte verilmek istenen mesajlar da var değil mi?

Öncelikle çok teşekkür ediyorum, ne mutlu bana öyle bir merak ve heyecan yaratabilirsem  Müziğin kalbimde çok başka, hiç bir şeye benzetemediğim bir yeri var. Belki insandan bağımsız, doğada kendi haliyle var olan bir kavram olmasıdır beni en çok etkileyen. Psikolojiye gelince, o da fazlasıyla bize, insana ait bir kavram. Psikoloji eğitimi başta kendim olmak üzere, insanı tanımaya, anlamaya yönelik rehberim olurken; müzik de kendimi en iyi ifade edebildiğime inandığım araç oldu. Bu şekilde bakınca, güzel bir buluşma diyebilirim.

Bir müzisyen olarak temel amacım birikim ve felsefemi, şiirsel bir dilde, pozitif titreşimlerle dinleyicinin zihnine ve kalbine ulaştırmak. Bunu yaparken de kendime ait, özgün bir ifade biçimi yaratmaya çalıştığım doğru. Şarkı söylerken sesimi nadiren yükselttiğim, onun yerine duygularımı çoğu kez fısıltılarla ve nefesle ifade ettiğim bir enstrüman gibi davranmayı tercih ediyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, yaşamın diğer alanlarında da bu yaklaşımı sürdürmeye gayret ediyorum. Elbette zaman zaman direncimin kırıldığı, kontrolden çıktığımı hissettiğim anlar oluyor. Böyle durumlarda çabuk toparlanmaya, hızla merkezime geri dönmeye çalışıyorum. Pozitif, birleştirici ve umut dolu bir müzik yaratmak isterken, davranış ve kişiliğimle buna uygun davranmazsam samimiyetten uzaklaşırım. Müzisyenliğimiz, kişiliğimiz ile orantılı bana göre, iyi insan, iyi müzisyen olabilmek yönünde gayret sarfediyorum.

Uzun bir süredir sahnelerdesiniz ve siz orada da farklı olmayı, farklı denemeler sunmayı, doğaçlamaları seviyorsunuz. Ama sizin hiç öne çıkmak, bir koşunun içinde olmak gibi bir derdiniz yok, tamamen müziğinizle, içinizden geldiği gibi olmakla mutlusunuz gibi bir yorumda bulunsam sanırım katılacaksınız bana. Böylesi bir yarış, rekabet, koşu, kaos içinde nasıl koruyorsunuz kendinizi, nasıl başarıyorsunuz.

Çok güzel tarif ettiniz, çok teşekkür ederim. Baştan beri üzerinde durduğum ‘bütünlük’ arayışı bunun en önemli sebebi diye düşünüyorum. Bu kendimi zorladığım bir şey değil, müzikte ‘öne çıkma’ gibi bir ihtiyaç hiç hissetmedim, hissetmiyorum. Bilakis bütünün parçası olma duygusunu çok seviyorum. Çocukluğumdan beri bu böyle. 5 yaşında, çalmayı hayal ettiğim ilk enstrümanın piyano olması da tesadüf değildi, şimdi anlıyorum. Çokseslilik neredeyse bir tutku benim için. Cazın doğası bu nedenle müzikte kendime en yakın bulduğum yer. Gerçekte orada, herhangi bir enstrümanın, sesin ön planda olması söz konusu değil. Daha çok, enstrümanların birlikte uyumla yükselip alçaldığı; zaman zaman bazı enstrümanların öne çıkıp kendini ifade edebildiği, herkesin kendi sesi ve rengiyle değer görüp diyalog geliştirdiği, demokratik bir müzik, caz. Kendini yaratıcı ve özgürce geliştirmek isteyen, çalışırken disiplini elden bırakmayan ama kusurluluğun da yaşamın bir parçası olmasından hareketle, yeri geldiğinde sahnede yeni şeyler denemeyi, hata yapmaktan korkmama cesareti geliştirmeyi isteyen insanlar için biçilmiş kaftan.

Yarış ve rekabet konusuna gelince; doğada yaratılan her şeyin birbirinden farklı, kendine özgü, biricik olduğu yaşamda, kıskançlık dugusunu oldum olası anlayamadım. Kendimizi kıyaslayabileceğimiz yegane şeyin yine kendimiz olduğuna inanıyorum.Kişinin kendi üretimine odaklanması, gelişimine yönelik hedefler koyarak kendini bulunduğu noktadan ileriye taşıması bana göre aslolan. Bunun yanında, müzik ve sanatın doğası spordaki gibi ‘fiziksel ölçüm’ yapılabilir nitelikte olmadığı için ‘yarışma kavramı’ benim benimsediğim bir şey değil. Kişilerin hedeflerine hizmet ediyor ve onları mutlu ediyorsa elbette sakıncası yok, ama benim   dünyamda karşılık bulan bir şey değil.

Yaşamda yönümüzü belirleyen en önemli etken seçimlerimiz bence. Ben kişiliğime uygun yolu seçtiğime inanıyorum. Kendimi korumakla ilgilli duruşumu anlatabilecek en iyi cümle sanırım çok sevdiğim “tek savunmamın, savunmasızlığım” cümlesi. Herkesin kendini ifade edebildiği, diğerlerine zarar vermemek kaydıyla, kendimiz olabildiğimiz bir dünya, bana göre mutlu dünya. Bu dünya hayalimin gerçekleşmesi için de olumlu enerjiler yayarak, iyiden ve güzelden yana durarak sürekli yeni işler üretme sorumluluğu hissediyorum.

 

Bir o kadar da ülkenin, gündemi ağır ve birçok şeye sağır. Siz böylesi bir zamanda ne güzel ki bir aşk yeni albümünüz çıkageldiniz. Bu hafta albüm raflarda yerini almış olacak ve sonrası neler bekleyecek siz adına bizi, klipler, sahneler, projeler nedir önümüzdeki günlere ve karşılayacağımız yeni bir yıla?

Haklısınız, son dönem aşağı çeken, olumsuz enerjili çok fazla şey yaşanıyor.  Üstelik sadece ülkemizde değil tüm dünyada durum böyle. Sanırım insanlık, bugüne dek oluşturduğu sistemlerle; savunduğu değerlerle; tutunduğu inanç, kalıp düşünce ve yargılarla ilgili ciddi bir sınavdan geçiyor. Bazen umutsuzluğa kapılsam da, bu gibi durumlarda Peter Ustinov’un “Kötümserlik romantik bir tutkudur, iyimserlik ise bir görevdir” sözü bana yol gösteriyor, pes etmeyen, mücadeleci yapım devreye giriyor ve işime odaklanmaya çalışıyorum.

‘Golden Heart’ 3 yıldır emek harcadığımız bir album. Müzikte yaptığınız iş bir noktadan sonra adeta size ait olmaktan çıkıyor; dinlendikçe, paylaşıldıkça çoğalıyor, büyüyor ve bağımsızlaşıyor. Bu aşamada hedeflediğim; olabildiğince fazla etkinlik, konser, klip vb. araçlarla albümü yurt içinde ve uluslararası düzeyde daha fazla kişinin kalbine ulaştırmak. Bunun yanında bir süredir beni bekleyen, içinde bulunmak istediğim projelere konsantre olabileceğim için mutluyum. Farklı müzisyenlerin, arkadaşlarımın üretimlerine dahil olup katkı sağlamayı çok istiyorum. Ayrıca, iki yıldır büyük bir heyecan ve tutkuyla çalışmakta olduğum bas gitarımla biraz daha fazla vakit geçirmek niyetindeyim.

İlk söyleşimiz sürecinde bir projeniz vardı, gençlere sevdikleri bir müziği bir adım öteye götürme şansı veren bir atölye çalışması içindeydiniz. Birçok mekan, oluşum, sosyal medya farklı şekillerde bu imkanı veriyor, vermeye çalışıyor şimdilerde de. Peki yola yeni başlayanların işi ne kadar zor ya da ne kadar kolay size göre, eğitimle birlikte nasıl bir çizgi çizmeli gençler şimdilerde, neye inanmalılar, daha çok sarılmalılar?

Evet, İstanbul Modern ile gençlere yönelik yaratıcı müzik atölyeleri düzenleme konusunda başladığımız işbirliği tam o döneme denk düşüyor. Gençlerin İstanbul’un sesleri üzerine konuştukları, ses tasarımları oluşturup, atölye sonunda bir müzik parçası hazırladıkları ‘İstanbul Echo’nun beni en çok heyecanlandıran kısmı, atölyenin halen devam ediyor oluşu. Süreklilik ve tutarlılığı çok önemsiyorum. Tıpkı tarlaya ektiğiniz tohumun, olgunlaşıp, ürüne dönüşmesi gibi, ancak o zaman yaptığınız işi ölçebilir, değerlendirebilir hale geliyorsunuz. Bu da niteliği arttırmak için ihtiyacınız olan önemli geribildirimi sağlıyor.

Sizin de bahsettiğiniz üzere, ne mutlu ki son dönem bu tür çalışmalara olan ilgi arttı ve kendini geliştirmek isteyenlere yönelik daha fazla sayıda ve çeşitlilikte imkan söz konusu. Ancak bu durum kendi içinde avantajları olduğu kadar dezavantajarı da barındırıyor. Müzik ve sanat, doğası gereği az bilgi sahibi olup çok fikir üretmeye müsait kavramlar. Dolayısıyla gençlerin beklentilerine uygun eğitim ortamı ve öğretmeni seçerken dikkatli olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Gerek öğrenci, gerek eğitmen olarak bulunduğum akademik ortamlarda, bir öğretmenin öğrencisi üzerinde yaratabileceği pek çok farklı etkiye şahit oldum. Günümüzde halen var olan, “sen şarkı söyleyemezsin, yeteneğin yok, müzik yapamazsın” vb. söylemleri acımasız ve çağ dışı buluyorum. Müzik, bireyin kendini ifade etmesine, rahatlamasına, enerjisini yapıcı şekilde dönüştürmesine hatta iyileşmesine olanak tanıyan en etkili araçtır. Bu nedenle, eğitmenlerin gençlerin içindeki isteği kıracak şekilde değil, gerçekçi ama motive edici bir yaklaşım sunarak, özenle rehberlik etmeleri gereklidir.

Müziği merak eden, kendini bu yönde geliştirmek isteyen, hatta kariyer planlayan gençlere söyleyebileceğim en önemli şey; ‘yetenek’ konusuna fazla takılmamaları olabilir. Yetenek, başlangıçta bir avantaj gibi görünse de kişileri hedefe ulaştıran asıl şeyin “istek, kararlılık, disiplin ve sabır” olduğunu çok kez gözlemleyip deneyimledim. Koşullar ve dış etkenler ne olursa olsun hayal eden ve inandığı yolda yılmadan çalışan kişi er ya da geç hedefine ulaşır. Bunu yaparken bazen dış dünyaya kulaklarını tıkamak gerekebilir, böyle zamanlarda “rehberleri müzik olsun, müzikle aralarına hiç bir şeyin girmesine izin vermesinler” derim.

 

Siz ve değerli diğer müzisyenlerin varlığı ile caz her geçen gün artarak, yeni dinleyiciler kazanarak yoluna devam ediyor ülkemizde. Elbette buna mekanların, organizatörlerin, yapımcıların çabasını da eklemeden geçmeyelim. Bir şekilde doğru yapılıyor mu her şey size göre, doğru sunuluyor mu ya da daha fazlası için neler yapılabilir, nasıl adımlar atılabilir? Cazın ülkemiz dinleyicisi ile dostluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok teşekkürler, her geçen gün yeni, değerli çalışmaların, albümlerin ortaya konuyor olmasını ben de mutlulukla takip ediyorum. Özellikle kişilik ve müzikal duruş olarak güçlü ve yaratıcı bir genç neslin yetiştiğini gözlemliyorum ki bu durum coşku ve heyecanımı daha da arttırıyor. Bu yönde uğraş ve emeklerini esirgemeyen, destek olan idealist kişi ve kurumlara da ayrıca teşekkür ederim, varlıkları çok değerli.

Doğruluk kısmına gelince, önceden de değindiğim gibi, bir şeyin doğruluğu süreklilik ve tutarlılık gösterdiği ölçüde test edilebiliyor bana göre. Ülkemizde çok güzel girişimler, denemeler yapılıyor, ancak çoğu uzun vadede kalıcı olamıyor. Bu yolun, hem müzisyen, hem de organizasyon açısından çabuk sonuç alınabilecek bir yol olmadığını düşünüyorum. Toplumumuzda ne yazık ki halen, sözel kültürün hakim olduğu, yazılı kültürün tam anlamıyla yerleşmediği bir ortam söz konusu. Bu da standart oluşumu ve performans gelişimini olumsuz etkiliyor. Müzik kurum ve organizasyonlarınca atılabilecek en faydalı adımın, iyi bir planlama, sistem kurma ve süreç içinde sebat gösterme olduğuna inanıyorum. Sürecin sağlıklı değerlendirilmesi ve ihtiyaçlara uygun şekilde geliştirilebilmesi için de etkin iletişim ve geribildirim mekanizması kurulması gerektiğini düşünüyorum.

Dinleyici, bu işin benim için en umut verici, en olumlu yanı. Ülkemizde, yeni şeyler duymak isteyen, farklı seslere açık, cesur ve meraklı azımsanmayacak bir kitle var. İlk albümüm ‘İstanbul’un İzleri’, hiç bir tanıtım çalışması yapmamış olmama rağmen beni bu güzel kalplerle buluşturdu. Cazın ‘belli bir kültüre ait, sadece belirli kalıplar içerisinde icra edilmesi gereken bir müzik olduğu’ görüşünü benimsemiyorum. Aksine kendi doğasının, varolan kuralları yıkma, yerine yenilerini inşa etme, sonra onları da kırma döngü ve dengesi içinde işlediğini düşünüyorum. Daha da genel anlamıyla cazın ilerici ve yenilikçi doğasını, ‘kendini geliştiren insan olmaya’ dair değerlerle bağdaştırıyorum. Bu nedenle bünyesinde pek çok yenilikçi, değerli müzisyeni, ozanı barındırmış Anadolu topraklarında yeni müziklere kulak verecek, kalplerini açacak dinleyici kitlesi olduğuna neredeyse eminim

Müziğin dışında hayatınızın diğer dost renklerine gelmek istiyorum son soruda. Neler var orada, bir güne nasıl başlamak güzel, sonra nelere dokunmak, nelerle yol almak anlamlı?

Güne sağlık ve huzurla başlamak başlı başına güzel olduğu için çoğunlukla şükretmeyi öğrettim kendime. Aslında bu küçüklükten aile içinde edindiğim bir yaklaşım, ben de bunu sürekli kılabilmek için uğraş veriyorum. Bir inanç ve felsefeye sahip olmanın, hayatı anlamlı ve renkli kıldığını farkettiğim günden beri de, inandığım ve kalıcı olmasını istediğim değerler uğruna çalışmaya devam ediyorum. Bu çalışmalar arasında; olumlu düşünmek”, “kaliteli işler üretmek”, “yapıcı ve faydalı olmak”, “onarmak”, “boş durmamak”, “bir kitaptan en azından bir satır okumak”… gibi görevleri sayabilirim. Her gün bunlardan en az birini yapabildiğimde kendimi mutlu ve şanslı hissediyorum.

Bunların yanında, “seminer, atölye, ders vb.” aracılığı ile mesleki birikimimi aktarabileceğim olabildiğince fazla sayıda ortam yaratmaya çalışıyorum. Farklı yaş ve farklı gelişim özelliklerindeki insanlarla bir araya gelip karşılıklı paylaşımda bulunduğumuz bu deneyimler benim için çok geliştirici ve önemli.

Bir de gün içinde tutkunu olduğum denizi görebilmiş, vapura binip martılara selam verebilmiş, Tarihi Yarımada’da çay içebilmişsem, daha mutlu gün yok benim için.

 

Asena Akan
Golden Heart / Z Kalan

 

 “Golden Heart” yeni şarkılarınızla buluştuğumuz ikinci albümünüz. İlk albümünüz “İstanbul”un İzleri”nin üzerinden üç sene şarkı geçti. O albümde şehrin sizde bıraktığı duygular caz tınılarda, kendi sentezinizde buluşmuştu bizlerle. O süreç içinde konuşmuştuk ama yeniden anımsamak adına, bir ilk albüm olarak heyecanı, heyecanınız nasıldı;  nasıl bir yolculuktu şarkıların yaşadığı, yaşadığınız? “İstanbul’un İzleri” albümü ilk göz ağrım, bebek adımlarım diyebilirim... Doğup büyüdüğüm şehrin bendeki izlerini, çocukluğuma ait duyguları paylaştığım şarkılarımla, aslında o ana dek biriktirdiklerimi samimi ve özgün bir anlatımla müzikal olarak ifade etmek istemiştim. Sizin de söylediğiniz gibi, uzun bir yolculuğun önemli istasyonlarından birini ifade ediyor benim için. Orada o ’an’da…

Genel Bakış

Kullanıcı Oylaması: 4.68 ( 3 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*