EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Çiğdem Aslan

Çiğdem Aslan

İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı okurken bir yandan rebetiko, sefarad, etnik müzik üzerine çalışmalarda bulundunuz. Müzikal yolculuğunuz ilk nerede başladı? Türkçe, Kürtçe, Yunanca, Boşnakça, Bulgarca başta birçok dile hakimsiniz ve şarkılar söylüyorsunuz. Bu zenginliğinizi peki nasıl kazandınız, neye bağlıyorsunuz?

Müzikle yolculuğum aile içinde başladı. Alevi kültürü sözlü gelenekle iç içe olduğundan bizim her türlü sosyal etkinliklerimizde, aile toplantılarımızda müzik hep vardı; tabi çoğunlukla Türkçe/Kürtçe  deyişler, geleneksel türküler bazen de ‘protest’ müzik… Başka dillerde şarkılar söylemeye üniversitede başladım.  Yaşadığımız toprakların kültürel zenginliği bunu görmek isteyen herkesin malumu ancak reddedenler, farklı kültürleri yok sayanlar da var. İşte bu reddetme, asimile etme pratiğine karşı geliştirilmiş bir proje kapsamında Anadolu’da varolan belli başlı kültürleri temsil eden bir repertuvar hazırladık İstanbul Üniversitesi’nin müzik klübünde; Rumca, Ermenice, Kürtçe, Sefaradça, Arapça, Alevi deyişleri… Bu yolculuk yaklaşık 18 yıl önce böyle başladı. Londra’ya yerleştikten çok kısa bir süre sonra oranın ilk Balkan müziği grubu Dunav’a ve akabinde de She’koyokh Klezmer Grubu’na katıldıktan sonra da diğer Balkan dilleri de yavaş yavaş repertuvarıma eklenmiş oldu… Söylediğim diller arasında en çok Yunanca’ya hakimim, diğer diller şarkıları fonetik olarak öğrenmem aşamasında kalıyor…

Ve daha sonra Londra’ya yerleşiyorsunuz ve çalışmalarınıza orada devam ediyorsunuz. Bu süreç içinde de önemli konserlerde karşılaşıyoruz sizinle ki Sezen Aksu, Yasmin Levy gibi isimlerle aynı sahnede buluşuyorsunuz. Kendi ülkenizden uzakta, bir yerde de müziğin ana kalbinde nasıl bir yolculuk başlıyor sizin için, kapılar nasıl açılıyor?

Londra’ya yerleştikten çok kısa bir süre sonra müzikal olarak aktifleştim. Londra bir buluşma noktası; dünyanın her yerinden bir iz bulmak mümkün ve bu bir avantaj elbette. Herkesin kendi kültürünü yaşama, tanıtma  ya da başka kültürlerle buluşturma fırsatı var. Ben de kısa bir süre sonra bu zenginliğin içinde kendi yerimi edindim. İşinizi istikrarlı bir biçimde devam ettirdiğinizde dikkat çekiyor. Ben de bunu yaptım; kendi alanında çok iyi olan müzisyenlerle çalıştım ve hala çalışıyorum. Projelerime hep çok özendim ve öylesine olsun mantığıyla ya da popüler olduğu için hiçbir şey yapmadım. İyi yaptığımı düşünmediğim, hissetmediğim, içime sinmeyen hiçbir projede yer almadım. Sanırım bütün bunlar beni takip eden dinleyiciler olsun, müzik eleştirmenleri ya da endüstrinin önde gelenleri olsun dikkatini çekti ve bir nevi güven oluşturdu ki bahsettiğiniz önemli müzisyenlerle aynı platformda performans yapma ortamı oluştu. Bu sınavlardan başarıyla geçmiş olmalıyım ki şu anda bulunduğum noktadayım…

 

 

Türkçe ve Yunanca söylediğiniz, 1920’lerin ve 30’ların Rebetiko şarkılarını uluslararası müzik sahnesine taşıdığınız ilk albümünüz “Mortissa” oradan yola çıkarak tüm Avrupa’ya sesini duyurmaya başlıyor. Yurt dışında listelerde yer alıyorsunuz, basında övgüler alıyor, çeşitli yarışmalarda adaylığı oluyor. Öncelikle böyle bir şey bekliyor muydunuz, sizde nasıl bir iz bırakıyor, nasıl bir heyecan oluyor.

Açıkçası ilk başlarda ben de şaşırdım bu kadar büyük ilgi görmüş olmasına ama tabi çok gurur verici ve sevindirici gelişmelerdi. İlk albümün gördüğü ilgi, aldığı pozitif yorumlar ve ödüller omuzlarıma ikinci albüm için ağır bir sorumluluk koydu haliyle ama bu da benim için taşıması çok keyifli bir yük oldu.

Ve albüm daha sonra Sony Müzik etiketi ile ülkemizde de yayınlandı ve siz de bu süre içinde konserler gerçekleştirdiniz.  İstanbullu Papazoğlu, Stamoulis ve Skarvelis gibi sanatçılar tarafından bestelenen ya da seslendirilen halk şarkılarını Smyrnaic (Eski İzmirli) tarzı ile seslendirdiniz bu albümde ve günümüzde çok fazla karşılaştığımız bir tarz değil. Ülkemizden, ülkemiz dinleyicisinden nasıl tepkiler geldi albüme?

Ben gelen tepkilerden çok mutluyum. Hem sosyal medyadan aldığım mesajlar çok güzeldi hem de   albümümünden şarkıların Beyoğlu sokaklarında, kendi sevdiğim sanatçıların eserlerinin çalındığı Mephisto’da yüksek sesle çalındığını duymak cok gurur vericiydi tabi.

Aslında Rebetiko/ Smyrneiko  ülkemiz dinleyicisine çok yabancı değil ve hatta şu sıralar tekrar bir canlanma sürecinden geçiyor gibi. Türkiye’de Muammer Ketencoğlu, Cafe Aman İstanbul, Tatavla Keyfi gibi gruplar da bu canlanmaya katkıda bulunuyorlar elbette.

 

 

Yeni albüm “A Thousand Cranes” yine bu heyecanı, bu keyfi, bu sevinci, bu hüznü devam ettiriyor ki geçtiğimiz günlerde tanıtımı yapıldı ve yayınlandı. Bu albümde de yine kimisi kulağımıza aşina kimisi ile ilk kez sesinizden buluşacağımız şarkılar yer alıyor. Repertuara nasıl hazırlanıyorsunuz, bu şarkılar nasıl yan yana geliyor?

Repertuvarı müzik yönetmenim Nikos Baimpasla birlikte belirledik. Albümdeki şarkıların bir kısmını uzun süredir konserlerde zaten icra ediyorduk bir kısmını da albümün konseptini dikkate alarak seçtik.

Bu albüm birçok açıdan taşların yerine oturduğu bir deneyim oldu benim için; Rebetiko/Smyrneiko’nun Küçük Asya’dan başlayan ve Atina’da devam eden – kimine göre 1950lerde biten- yolculuğuna atfen, ilk albümüm “Mortissa”nın ardından ikinci albümü Atina’da kaydetmek kaçınılmazdı sanki. İki albüm arası yolculuk ve sonuç benim açımdan çok tatmin edici.

İkisi de göç hissi ve gerçeğiyle yoğrulmuş ve bu sadece repertuvarla sınırlı değil; Mevzubahis müzik tarzının oluşumu ve sekillenmesine, icra eden hem eski hem yeni müzisyenlere, tarihi backgrounda, benim kayıtlara hazırlandığım ve yaptığım döneme baktığımızda ‘göç’ü tüm ağırlığıyla duyabillirsiniz. Bütün bunlardan ve repertuvardaki “Turna” şarkısından ve turna kuşunun farklı kültürlerde taşıdığı sembolizminden hareketle “A Thousand Cranes /Bin Turna” isminde karar kıldık… Bir Japon mitine göre eğer dileğin varsa ve origami ile bin turna kuşu yaparsan dileğin yerine gelirmiş. Hiroşima’da atom bombası yüzünden 12 yaşında lösemi hastalığına yakalanan Sadako Sasaki de hastanede geçirdiği uzun bir süreden sonra bin tane turna yapmaya başlar ancak tamamlayamadan ölür ve arkadaşları onun kaldığı yerden devam ederler turna yapmaya. Sadako’nun elinde turna tutan bir heykeli dikilir Hiroşima Barış Parkına. Böylece turna barışı da temsil eder hale gelir.

 

Yine albümün repertuarında Türk ve Yunan değerli müzisyenlerle bir araya geldiniz ki peki nasıl bir stüdyo süreci yaşadınız, ne kadar zamanda hazırdı bu ikinci albüm? Henüz çok yeni ama kuşkusuz ilk yorumlarda gelmeye başladı. Mesela bir arkadaşım bana “Tourna”dan çok etkilendiğinin özellikle altını çizdi ve ben de dinler dinlemez haklı olduğunun farkına vardım…

Albümü 2015 Kasım’ında Atina’da, hem tarihi hem de manevi olarak çok önemli olan Ant Art Stüdyosu’nda kaydettik. Bu stüdyo 1943-1977 yılları arasında Yunanistan’ın en büyük film şirketi Finos Film’e ev sahipliği yapmış, aynı zamanda 1960 ve 1970 lerin en popüler ve önemli albümleri- şarkıları (Zorba the Greek, Street of Dreams) yine bu stüdyoda kaydedilmiş. 2013te ise AntArt olarak tekrar açmış kapılarını. O günden bu yana yine tanınmış bir çok müzisyenin albümleri burada kaydedilmiş. “A Thousand Cranes/ Bin Turna” nın kayıtları üç gün sürdü. Hergün 12 saat stüdyoda kalarak tüm albümü canlı kaydettik. Ben orada yaptığım pilot vokallerin bir kısmını aynen tuttum bir kısmını da Londra’da tekrar kaydettim ama tüm alt yapı bu üç gün içinde tamamen hücüm kaydedildi. Tabi yoğun bir prova dönemi oldu Londra’da. Ama ilk albümün ardından çıktığım turneler ve 60’ın üstünde konserin de albüm kayıt sürecine katkısı su götürmez bir gerçek. Nikos da misafir müzisyenlerle sürekli iletişimde kalarak, stüdyoya girmeden herşeyin hazır olmasını sağladı; dolayısyla olması gerektiği gibi stüdyoda hiç prova yapmadık; direk kayda başladık. Kayıtlar bittikten sonra mix ve mastering için acele etmedim. Benim için önemli olan sonucun içime sinmesi yani çabucak bitirip hemen piyasaya sunayım gibi bir yarış içinde hiç olmadım ne kendimle ne başkasıyla.

Albümdeki misafir müzisyenler Matoula Zamani, Vasilis Korakakis, Philippos Retsios ve Vasilis Lemonias. Özellikle Matoula Zamani ve Vasilis Korakakis Yunan müziğinin şimdiki jenerasyonunun önde gelen isimlerinden ve bu albümde yer almaları tabi ki önemli. İlk defa tanıştığımız halde sanki hep biliyor gibiydik birbirimizi ve kayıtlar süresince hiçbir problem yaşamadık; kimsenin egosu bizi yormadı diyelim.

Albüme gelen ilk tepkiler harika. İlk albümde olduğu gibi, dünyanın belli başlı müzik otoritelerinden tam not aldık. Songlines, fRoots gibi müzilk dergileri; Evening Standard, The Guardian gazeteler; Babel Med, Rhythm Passport, Qantara, RootsWorld gibi online portallar albümden övgüyle bahsettiler. Songlines Dergisi  albümden bir şarkıyı her ay oluşturdukları ‘Top of the World’ en iyiler seçki albümlerine koydu ve beni 2017 müzik ödülleri için ‘En İyi Sanatçı’ kategorisinde aday gösterdi.

 

 

Bu albümle ilgili önümüzdeki günlerde neler olacak, neler bekleyecek bizi; yine Türkiye’de de CD üzerinde ya da konserlerde dinleme şansını bulabilecek miyiz sizi?

Henüz Türkiye ile ilgili bir çalışma yapmaya başlamadım ikinci albüm için. Açıkçası içinden geçtiğimiz süreç biraz beni duraklattı diyebilirim ama gelen konser tekliflerini değerlendiriyorum tabi. Şu anda konser organizasyonlarım için BGST ile çalışıyorum.

 

Dünden bugüne bu müzik yolculuğunuzda hayata geçmesini dilediğiniz başka projeleriniz var mı, çalışmak istediğiniz bir müzisyen var mı mesela? Peki takip etme şansını bulabiliyor musunuz Türkiye’deki müzik piyasasını. Kimler sizi etkiliyor, kimleri dinlemeyi seviyorsunuz?

Şu sıralar hali hazırda varolan projelerimi yenileme, gelistirmeye odaklanıyorum. She’koyokh grubumun 4. albümünü çıkarıyoruz bu yıl ve ben She’koyokh repertuvarında bazı değişiklikler yapmak istiyorum. Bir de Tahir Palalı ile oluşturduğumuz bir Alevi deyişleri repertuvarımız var. Londra ve Polonya’da bir dizi konserler verdik geçtiğimiz 5 yıl içinde ama hem Tahir’in albüm çalışması ve genel yoğunluğundan hem de benim diğer projelerimden dolayı üstüne çok odaklanamamıştık. Bu yıl içinde bu projeyi geliştirmek ve kayıt yapmak istiyoruz.

Türkiye piyasasından bu sıralar Gaye Su Akyol’u dinliyorum. Daha önce duymamıştım ama aynı dergilerde albümlerimizle ilgili yazılar çıkınca dikkatimi çekti. Dinlemek bana keyif veriyor.

 

Hayatınızın diğer renklerini de öğrenmek istiyorum. Müziğin dışında neler sizin için vazgeçilmezdir, neler dünyanızın diğer güzellikleridir, olmazsa olmazlarıdır?

Seyehat etmeyi çok seviyorum. Sürekli yollarda olsam şikayet etmem herhalde.

 

 

 

Çiğdem Aslan – A Thousand Cranes

Asphalt Tango

iTunes

İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı okurken bir yandan rebetiko, sefarad, etnik müzik üzerine çalışmalarda bulundunuz. Müzikal yolculuğunuz ilk nerede başladı? Türkçe, Kürtçe, Yunanca, Boşnakça, Bulgarca başta birçok dile hakimsiniz ve şarkılar söylüyorsunuz. Bu zenginliğinizi peki nasıl kazandınız, neye bağlıyorsunuz? Müzikle yolculuğum aile içinde başladı. Alevi kültürü sözlü gelenekle iç içe olduğundan bizim her türlü sosyal etkinliklerimizde, aile toplantılarımızda müzik hep vardı; tabi çoğunlukla Türkçe/Kürtçe  deyişler, geleneksel türküler bazen de 'protest' müzik... Başka dillerde şarkılar söylemeye üniversitede başladım.  Yaşadığımız toprakların kültürel zenginliği bunu görmek isteyen herkesin malumu ancak reddedenler, farklı kültürleri yok sayanlar da var. İşte bu reddetme, asimile etme pratiğine karşı…

Genel Bakış

Kullanıcı Oylaması: 4.78 ( 5 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*