Bu hafta Ekspres, rotasını çok uzaklara, Amerika’ya çeviriyor ve uzun zamandır sayfalarında konuk etmek istediği çok özel bir sesi, sevgili Feyza Eren’i ağırlıyor.
Sesini ilk kez müziğin o şahane yıllarında, 90’larda duyduk. Pop müziğin patlama yaşadığı o dönemin, samimiyete ve içe dönüşe ihtiyaç duyduğumuz o anlarında sığındığımız şarkılar arasında onun sesi de vardı. “Aşk Bitti” nasıl unutulur mesela… Yıllar içinde onlar hep bir kaçış, bir nefes alanı oldu bizlere. Müziğimizin köklü gruplarından Ezginin Günlüğü ile kesişen yolu; dört albüme, sayısız konsere ve bugün hâlâ hafızamızda canlı duran bir döneme sığdı. O yılların hikâyesini ve devamında şekillenen caz kariyerini ilgiyle takip ettik; gerek solo gerek bağımsız projelerinde ismiyle yeniden karşılaşmak her zaman büyük bir mutluluk oldu.
Geçtiğimiz yıl bir proje albüm haberi aldık ve Feyza Eren’in sesiyle yeniden buluşmak kalbimize gerçekten iyi geldi. Mustafa Güçlü’nün şiirlerinden, Metin Tapkı’nın bestelerinden doğan şarkılar birer birer kapımızı çaldı; ardından bu ay içinde “Akdeniz Lirikleri” adıyla bir albümde buluştular. Dileriz bu yolculuk bir gün plak formatında da devam eder. Söyleşimizde, dünden bugüne uzanan şarkılarını, albümlerini ve sahne yolculuğunu birlikte özetlemeye çalıştık; ortaya, yarınlar için de arşiv niteliği taşıyan kıymetli bir anımız oldu böylece.
Eren’in sesi, geçmişten bugüne uzanan bir kariyerin birikimini ve samimiyetini taşıyor; dinleyiciyi hem büyülüyor hem de müziğiyle ruhlara dokunuyor. Özetle, yıllar geçiyor ama büyü hiç bozulmuyor. Yepyeni şarkılarıyla “Akdeniz Lirikleri”, bu kış günlerinde ruhumuza yazılan en iyi reçetelerden biri. Nerede olursak olalım, şiirin ve Akdeniz’in rengi bir başka; dileriz hiç o havadan çıkmayalım. Değerli vaktini ayırdığı için kendisine en içten teşekkürlerimi sunuyor, bu güzel çalışmaya vesile olan sevgili Metin Tapkı’ya da ayrıca sevgilerimi gönderiyorum. Ekspres söyleşileri, şubat ayında da sizleri birbirinden özel müzisyenlerle buluşturmaya devam edecek. Herkese iyi bir hafta diliyorum.
Kadri Karahan / Editörün Notu
Yeni albümünüz ile sizinle yeniden buluşmak çok güzel ama hep bir gün sizi konuk etmek ve dünden bugüne dinlemek istiyordum yolculuğunuzu. O halde en başa dönerek başlayalım mı? Amerika’da doğdunuz ve basın yayın – radyo TV okudunuz. Ama bu süreç içinde müzik eğitimi de almaya başladığınızı öğreniyorum ki nasıldı o yıllar. Bize göre o çok uzaklarda sizin de doğdunuz yerde müzik adına o ilk adımlar nasıl atıldı?
Annem ve babam Türk, ben ve üç kız kardeşim ise St. Louis’de doğduk. Küçük yaşlardan itibaren müzikle iç içe büyüdüm; evimizde hem Türkçe hem İngilizce şarkılar çalardı ve babam gelen misafirlere gururla bize şarkı söyletirdi. İlkokulda gitar, blokflüt, org ve kanuna benzeyen ‘zither’ ile müzik yapmaya başladım. İlk harçlığımla aldığım kaset çalar/kayıt cihazıyla kendi sesimi kaydeder, doğaçlama besteler yapar, evdeki muhabbetimizi de kayıt altına alırdım.
Babamın bize aldığı piyano ve benim seçtiğim keman, klasik müziği öğrenmemi ve orkestrada yer almamı sağladı; bu sayede entonasyon, ritm, uyum ve armonik algım güçlendi. Lisede tiyatro ve müzikallerde hem sahnede hem orkestrada hem de sahne arkasında yer aldım. Her yıl müsamerelerde sahne alır, kendi sessiz ve çekingen yanımı bambaşka bir enerjiye dönüştürürdüm; bu yüzden bana ‘Sybil the Silent Powerhouse’ ödülü verildi.
Müziğe profesyonel olarak ilk adımım, bir arkadaşımın düğününde orkestrayla şarkı söylememle başladı. Sahneden iner inmez orkestradan iş teklifi aldım ve böylece ‘Ivory Tower’ grubu ile profesyonel müzik hayatım başladı.
Birçok kişi gibi ben de sizi Ezginin Günlüğü’nde tanıdım. İstanbul’a gelmeden önce başlayan sahne serüveni peki kendileri ile nasıl kesişti. Birlikte yanılmıyorsam dört albümde yer aldınız ve bu süreç içinde de sahneleriniz oldu. Ülkemizin bu en köklü ve günümüzde de devam eden yolculuğu olan ekiple bu birliktelik size neler kattı, nasıl yıllardı?
Ezginin Günlüğü’ne katılmadan önce, yollarımız tesadüfler sayesinde üç kez kesişti. İlk tesadüf, Ankara’da TRT Çocuk Programları bölümünde prodüktör yardımcısı olarak çalıştığım yıllarda oldu. Yakın bir arkadaşım bana Azeri kaseti “Alagözlü Yar“ı hediye etmişti ve gece gündüz kaseti dinler, şarkılara eşlik ederdim; bu yüzden grupta Azeri şarkılarını söylemekten her zaman keyif aldım. Ankara TRT’de dört yıl çalıştıktan sonra Amerika’ya dönmeye karar verdim.
İkinci tesadüf, 1995’te İstanbul’a gezmeye geldiğimde gerçekleşti. Eski TRT çalışma arkadaşım bana Ezginin Günlüğü’nün “Oyun” kasetini hediye etti: “Dört yıldır yoksun, bak bu grup çok güzel bir şarkıyla patladı, bunu dinle beğeneceksin” dedi. İki hediyenin de Ezginin Günlüğü’nden gelmesi bana adeta bir işaret gibi geldi. İstanbul’u o kadar beğendim ki gezme planım kalmaya dönüştü.
Üçüncü tesadüf ise Türkçemi ilerletmek için aldığım diksiyon derslerinde oldu. Bir aile büyümüz beni MFÖ ile tanıştırmak için FT stüdyosuna götürdü ve orada tanıştığım bir arkadaş, ileride Ezginin Günlüğü’ne katılmamı sağlayacak bağlantıyı kurdu. Diksiyon dersine gittiğim bir gün onu uzaktan gördüm ama seslenemedim; birkaç gün sonra o, dersime geldi. Bana bir grubun kadın vokalisti aradığını söyledi. Denemek için birkaç gün sonra gittim ve Hüsnü Arkan ve Fatih Saçlı ile tanıştım. “Summertime” ve “Ayrılık” şarkılarını söyledim, ardından” Aşk Bitti” şarkısını öğrenip söyledim. Albüm kaydı hemen başladı ve Nadir Göktürk’ün bestesi “Aşk Bitti”ye ses veren ilk kişi oldum. 1996’da grupla ilk albümümüz “Ebruli” çıktı; albümde üç şarkı söyledim: “Aşk Bitti”, “Yastıklı Şarkı” ve “Aldatan Şarkı”, diğer şarkılarda ise Hüsnü Arkan’la vokal yaptım.
1996–2000 yılları arasında Ezginin Günlüğü ile sahne tozu yuttum, Avrupa ve Türkiye’de turnelere çıktık, her yıl albümler çıkardık (Ebruli, Aşk Yüzünden, Hürriyete Doğru, Rüya), stüdyodan çıkıp albümleri arabada dinleyerek keyif aldık. Bazı şarkılara klipler çekildi, imza günlerine katıldım, TV, radyo ve gazetelerde söyleşiler yaptım; İstanbul sokaklarında sesimi duyduğum anlar ise tarifsizdi. Bu yoğun ve güzel dört yıl, Ezginin Günlüğü ile başlayan profesyonel müzik hayatımın temelini oluşturdu.
Belki de biraz da caz kariyerine devam etmek için gruptan ayrıldınız ki yine de ekiple buluşmalarınız devam etti. “Oyunbozan” filminin Nadir Göktürk imzalı soundtrackinde devamında Hüsnü Arkan’ın “Yağmurlar” isimli şarkısında düette karşılaştık sizinle. Yine grup için hazırlanan tribute albümde de yer aldınız. Peki bugün baktığınızda bu buluşmalar sizin için nasıl bir akışta geçti. Dostluk hep devam etti değil mi, kalpler hep birdi…
İlk yıllarımda zaman zaman çeşitli gruplarla caz da söylüyordum. Sahneler çakışmaya başlıyordu; bazen aynı günde bir sahneden çıkıp diğerine gidiyordum. Bu durum çok yorucu oluyordu ve sesim de yoruluyordu.
1999 yılında Emin Fındıkoğlu ile tanıştım ve birlikte albüm yapmaya karar verince bir seçim yapmak zorunda kaldım. 2000 yılının Haziran ayında hem Ezginin Günlüğü’nün “Rüya” albümü çıktı hem de benim ilk solo caz albümüm “I’m New”. Böylece grup’tan ayrılarak solo caz kariyerime odaklanmaya karar verdim.
Ezginin Günlüğü ile dostluğumuz ise devam etti. 2007 yılında tribute albümü “Çeyrek”e dahil olmam teklif edildi ve “Küçük Hanımın Şarkısı”nı caz yorumumla seslendirdim. Ayrıca “Oyunbozan” filminin jenerik şarkısını da söyleme fırsatım oldu; bu da benim için keyifli bir çalışmaydı.
Amerika’ya 2011 yılında kesin dönüş yaptım. 2017’de Hüsnü Arkan albümüne düet olarak “Yağmurlar” şarkısını kaydetmemi teklif etti. Çok güzel bir çalışmaydı: Hüsnü alt yapıyı gönderdi, ben burada stüdyoda kaydımı yaptım ve İstanbul’da mix/master tamamlandı.
“İstanbullu Gelin” dizisinde ise Nadir Göktürk’ün besteleri “Aşk Bitti” ve “Yastıklı Şarkı” kullanıldı. Bu tür projeler beni çok mutlu ediyor. Çok sık karşılaşamasak da kalplerimiz bir diyebilirim. Türkiye tatillerimde Nadir Göktürk’ü birkaç kez ziyaret ettim. Ayrıca grubun eski solistleri Arzu Bursa ve Deniz Sujana ile de dostluğumuz devam ediyor; tatillerimde bir araya gelip birlikte şarkı söylüyor ve bu anları sosyal medyada paylaşıyoruz.
2000’lere merhaba dediğimiz süreç için albüm yolculuğunda solo kariyeriniz başladı diyebilir miyiz? Güncel yayınlarda olmasa da “I’m New” için ilk albümünüz olduğunu öğrendim ki devamı da geldi. Bir Christmas albümü de var hatta kariyerinizde farklı düetler, buluşmalar da var. Biz kasetlerle, CD’lerle albüm heyecanını bir başka yaşayanlar oldu ve şimdilerde bu yok. Albüm yolculukları nasıl bir heyecandı, nasıl bir hazırlıktı ve bir müzisyen için nasıl bir artıydı kariyerinde, sizde ne izler bıraktı tüm hepsi.
Solo caz kariyerim, 2000 yılında Emin Fındıkoğlu ile çıkardığımız ilk albümüm I’m New ile başladı. Daha önce çeşitli gruplarla caz söylüyordum ve farklı projelerde yer almıştım; ancak en önemli ve dönüm noktası Emin Hoca ile çalışmam oldu. Kendisiyle bir müzik festivalinde tanıştım; “Kadın Vokalistler” başlıklı bir panelde konuşmacı olarak dinledim. Bitiminde yanına gidip bir vokalisti sordum, Rachelle Ferrell’i; muhtemelen daha önce hiç dinlememişti. Adresimi aldı ve Bodrum’a döndüğünde bana seçtiği şarkılarla dolu kasetler gönderdi. Böylece repertuarımı ve caz bilgimi geliştirdim. Emin Hoca, bana caz tavırla şarkı söylemeyi öğreten ve Türkiye’nin en değerli müzik üstatlarından biri olan çok değerli bir hocamdı.
Birlikte ilk çalışmamız Armada Otel’in Radio Bar’ında oldu; ardından 5-6 yıl boyunca farklı mekanlarda ve festivallerde müzik yapmaya devam ettik. Ayrıca Emin Hoca’nın yönettiği, Türkiye’nin seçkin müzisyenlerinden oluşan Detant grubunun solisti oldum. 2000 yılında bana “Hadi, seninle albüm yapalım” dedi; “There’s no time to lose” (kaybedecek vaktimiz yok) diyerek projeye başladık. Albüm çok titiz bir çalışma oldu ve Türkiye’nin en değerli müzisyenleri ile çok önemli soloların yer aldığı bir yapıt ortaya çıktı.
2011’de Amerika’ya döndüm ve 2014–2019 yılları arasında davulcu/prodüktör Steve Davis ile birlikte 9 dijital ve fiziksel caz albümü çıkardık. Bunlardan 5’i Bandcamp sayfamda hâlâ mevcut: I Wish I Knew, Open Your Eyes, Imagination, A Christmas Voice ve Home. Albüm yapmak benim için çok keyifli bir süreç: şarkıları seçmek, anlamak, öğrenmek, benimsemek ve en iyi şekilde söyleyebilmek… Tüm bunlar stüdyoda gerçekleşiyor; o günkü ruh halin ve sesinin durumu kayıta yansıyor. Her albümün çıkışı ayrı bir heyecan veriyor. Fiziksel CD’ler günümüzde biraz geride kalsa da konserlerde hâlâ ilgi görüyor. LP’ler tekrar popüler oldu ve bir gün bir LP yapmayı hayal ediyorum. Ayrıca ufukta yeni bir caz albümü de var.
Konserler benim için her zaman heyecan verici: sahneye çıkmadan önce midemde kelebekler uçuşuyor. İlk şarkıdan sonra seyirciyle enerjimiz oturuyor ve heyecanım azalıyor. Farklı kültürlerden izleyicilerle buluşmak da ayrı bir mutluluk; bazı konserlerde Türkçe şarkılar söylüyorum ve büyük ilgi görüyor. Ayrıca Fransızca, İtalyanca, Portekizce ve İspanyolca şarkılar söylemeyi çok seviyorum; dinleyicileri şarkılarla bir yolculuğa çıkarmak gibi oluyor.
Şu sıralar yeni projelerdeyim: bir grup ile sadece Portekizce pop-caz şarkılar söylüyorum, Milton Nascimento ve Chico Buarque bestelerini seslendiriyorum. Farklı tınıları ve kültürleri tanıtmak bana çok mutluluk veriyor. Müzik güçlü bir iletişim dili; iletişim anlayış getirir, anlayış ise hoşgörü… ve hoşgörü insanlığa en büyük katkılardan biridir.
Türkiye’ye ziyaretlerimde birkaç konser verdim; 2023 yılında ise tatildeyken Gökhan Özkök ile “Sonbahar” bestesini stüdyosunda kaydettik ve Amerika’ya döndükten sonra single olarak yayımlandı. Henüz yeni bir Türkiye buluşması planlamadım ama belki bir gün yeniden sahnede olacağım. O zamana kadar kayıtlarla ve müzikle buluşmaya devam etmeyi ümit ediyorum.
ve bizim sizinle buluşmamıza vesile olan yeni albüme, “Akdeniz Lirikleri”ne gelmemiz gerekirse öncesi single olarak kapımızı çalan bu şarkılar Mustafa Güçlü’nün şiirlerine Metin Tapkı besteleri ile hayata geçti. “Kendini Akdenizli hisseden üç sanatçının duyarlılığını, lacivertin izinde, dağların ovaların sesinde dinleyiciye ulaştırmanın heyecanıyla” diye bize ulaştı şarkılar ama ya size ilk nasıl ulaştı; nasıl bir yolculuktan geçtiniz, neler hissettirdi size?
Bu proje için beni şair Mustafa Güçlü ve besteci Metin Tapkı’ye öneren çok değerli dostum, ve benden önce Ezginin Günlüğü’nün solistliği yapan Arzu Bursa’ydı. İlk single olan “Vedadır Belki” teklifi ona gelmişti fakat o dönem müsait olmadığı için bana sordu, yapmak istiyor muyum diye ve ben de seve seve evet dedim. “Vedadır Belki”den sonra üçümüz çok iyi anlaştık ve 9 single daha yaptık; sonra onları bir albüme topladık. ‘Akdeniz Lirikleri’. Mustafa’nın duyarlı şiirleri ve Metin’in dokunaklı melodileri sesimle bütünleşti ve umarım daha güzel ve huzurlu bir dünya için bir vesile olur. Müziğimiz insanları düşündürsün, topluma ve dinleyenlere şarkıların duyarlılığı geçsin, ruhları beslesin, sevgi aşılasın. Şarkı söylemeyi bu yüzden seviyorum.
Kariyerinizde bu albümler ile birlikte çok önemli sahneler de var. Bugüne kadar birçok ülkede festivallerde sahne aldınız ve sesinizi farklı kültürlerle de buluşturdunuz. Sahneler sizin için nasıl bir hazırlık, dinleyiciniz ile buluşmak nasıl bir mutluluktur. Mesela ilk konserinizdeki heyecan ile son konseriniz arasında neler değişti, gelişti? Türkiye’deki dinleyicileriniz de eminim sizi çok özledi, yeni hazırlıklar var mı, olabilir mi?
Benim için sahne heyecanı her zaman canlıdır; konser öncesi “midemde kelebekler uçuşuyor”. İlk şarkıdan sonra seyirciyle enerjimiz oturuyor ve heyecanımın çoğu azalıyor. Tabii yıllar tecrübe kazandırıyor.
Farklı kültürlerden izleyicilerle buluşmayı çok seviyorum. Bazı konserlerde Türkçe şarkılar söylüyorum ve dinleyicilerin tepkisi her zaman çok hoşuma gidiyor. Ayrıca farklı dillerde şarkı söylemek benim için büyük bir keyif: Fransızca, İtalyanca, Portekizce, İspanyolca… İnsanları şarkılarla bir yolculuğa çıkarıyor gibiyim.
Şu sıralar birkaç farklı grupla sahne alıyorum. Bir grubumuzda özellikle Portekizce pop-caz şarkılar söylüyorum; Milton Nascimento ve Chico Buarque bestelerini seslendiriyoruz. Dinleyicilere farklı tınıları ve kültürleri tanıtmak, müzik aracılığıyla onları yolculuğa çıkarmak beni çok mutlu ediyor. Müzik güçlü bir iletişim dili; iletişim anlayış getirir, anlayış hoşgörü, hoşgörü ise insanlığa en büyük katkılardan biridir.
2015’te Türkiye’ye geldiğimde birkaç konser ayarlamıştım; son ziyaretlerimi ise tamamen gezmek amacıyla yaptım. 2023 yılında tatile geldiğimde konser planım yoktu, ancak Gökhan Özkök ile “Sonbahar” bestesini stüdyosunda kaydettik ve Amerika’ya döndükten sonra single olarak yayımlandı; çok beğenildi. Henüz yeni bir Türkiye konseri hazırlığım yok ama belki bir gün tekrar dinleyicilerle buluşurum. O zamana kadar, kayıtlar aracılığıyla buluşmaya devam etmeyi ümit ediyorum.
Müziğinizin farklı türlerden beslendiği ve elbette sesinizle, sahnenizle bir bütün oluştuğu gerçek. Peki bu sürece sizi en çok kim hazırladı, kimler ilham oldu, kimleri dinlemek büyük bir heyecandı? Günümüz müziğini ne kadar takip edebiliyorsunuz. Mesela son dönemde sizi etkileyen ve keyifle dinlediğiniz isimler kimler?
Emin Fındıkoğlu, bana caz tavırla şarkı söylemeyi öğreten ilk kişidir; içe dönük ve özgürce söylemek, şarkıyla adeta dans etmek… Ricky Ford’la da çalıştım ve bana “çok grupla çalış, deneyim kazan” demişti. Ondan önce, St. Louis’de yaşayan üstat İmran Khan’la altı ay boyunca şan ve müzik çalıştım. Kendisi gece gündüz çalışır, disipliniyle bana örnek olurdu ve sesimin gücünü anlamam gerektiğini, “Notayı kalbinden vurursan insanlar kalplerinde hissederler” diyerek anlatırdı. Duygu müzikten geçiyor; bunu ondan öğrendim.
Timur Selçuk’tan şan ve müzik dersleri aldım; kendisinden coloratura soprano olduğumu öğrendim. Ayrıca iki yıl boyunca Türk müziğini öğrenmek için Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne devam ettim. Amerika ve Türkiye’de birçok değerli müzisyenle çalıştım ve her birinden bir şeyler öğrendim. Her gün öğreniyoruz; yeter ki öğrenmeye açık olalım.
COVID döneminde iki yıl online caz sitelerine üye oldum ve çok sayıda workshop ve masterclass’a katıldım: Sheila Jordan, Kurt Elling, Jay Clayton, Sachal Vasandani, Tierney Sutton… Online jam session’ler de yaptım. Bunların hepsi müziğime değer kattı, ilham verdi ve besledi. New York Voices ile ilk online vokal kampına katıldım; bu da çok keyifli bir deneyimdi. Ardından Somatic Voicework Lovetri Method vokal eğitim kurslarına katıldım; hem kendi sesimi daha iyi tanımak ve korumak hem de gelecekte vokal dersleri verebilmek için önemli bir donanım kazandım.
Son dönemde keyifle dinlediğim caz sanatçıları arasında Samara Joy var; geçen yıl canlı dinleme fırsatım oldu. Jacob Collier de çok etkileyici. Mart ayında Cyrille Aimee’yi canlı izleyeceğim; geçen yıl Mary Stallings’in konserine gittim. 86 yaşında hâlâ sahneye çıkıyor; bu da ayrı bir ilham kaynağı. Türkiye’deki güncel müziği uzaktan takip edebiliyorum; TV ve sosyal medya üzerinden güzel şarkılara denk geliyorum. Eski sanatçılara olan ilgim ise her zaman farklı; onlar bambaşka bir dünyayı temsil ediyor.
Yine albümünüzden de anlaşılıyor ki şiir bir şekilde başucunuz; müziğin dışında buradan edebiyatın da hayatınızın bir parçası olduğu hissine kapılıyorum. Bir müzisyen en çok neden ilham almalı, söz ve müzik birbirini nasıl tamamlamalı; bir müzik nasıl iyi olmalı; bir müzisyen ne kadar çalışmalı, siz kendinizi bir müzisyen olarak nasıl tanımlarsınız, bir müzisyen kendini nasıl tanımlamalı ya da?
Meraklıyım ve hep öğrenmek istiyorum. Kurgu dışı kitapları daha çok okurum ama roman ve şiir de ilgimi çeker. Yıllardır günlük tutarım; bazen sürekli, bazen ara verip tekrar başlarım ama yazmayı hiç bırakmam. Kendi çapımda şiir de yazıyorum ve bazı albümlerde şarkı sözlerim yer aldı:” Illumination”, “Playground”, “Darkness Surrounds” (Roberta filminin jenerik şarkısı) ve Roberto Rossi ile yaptığımız projede Duke Ellington’ın bestesi “Blue Pepper“e söz yazdım.
İlhamımı doğadan, okuduğum kitaplardan, başka şarkılardan, çevremdeki konuşmalardan, filmlerden ve resimlerden alıyorum. Geçen gün arkadaşımın önerdiği 2013 çıkışlı “Night Train to Lisbon” filmini izledim; şimdi kitabını bulup okumayı planlıyorum. Karakterlerin duygusunda ve hikayenin akışında kayboluyorsun, aydınlanıyorsun, bilgi ediniyorsun.
Bir müzisyen için okumak, yazmak, çizmek ve hissetmek çok önemli. Bunlar, duruşunu, tavrını ve birikimini sanatına en inandırıcı şekilde yansıtabilmeni, aktarabilmeni ve paylaşabilmeni sağlar.
ve son olarak şu sıralar günleriniz nasıl geçiyor. Müziğin sustuğu yerde hayatınızın diğer renkleri, diğer heyecan verici güzellikleri neler? Uzak bir ülkede yaşamak ve oradan bizim ülkemizde yaşananları, olan biteni görmek bir yerde. Dünya artık başka bir yerde, siz bu yeni dünyanın içinde nasıl bir denge kuruyorsunuz, hayata neler ile tutunuyorsunuz? ve elbette dinleyicilerinize son olarak neler söylemek istersiniz, nasıl bir mesajınız olabilir yaşamaya dair?
Bu sıralar müziğimle birlikte part-time olarak bir fitness merkezinde çalışıyorum. Beyin, ruh ve beden sağlığımı korumak için yürüyüş yapıyor, spor yapıyor ve dengeli beslenmeye özen gösteriyorum. Spiritüel yönümü de besliyorum. Fotoğraf çekmeyi çok seviyorum ve sosyal medyada, özellikle Instagram’da, şarkılarımı fotoğraflarla harmanlayıp paylaşıyorum.
Dünya artık başka bir yerde; sosyal medya bilgiye hızlı erişim sağlarken aynı zamanda bağlayıcı ve izolasyon riski taşıyan bir sanal evren de yaratıyor. Yeni nesillerin beyni bambaşka çalışıyor; bizim zamanımızda her şey daha “akustik”ti, şimdi ise elektronik. Dünya çok karışık ve haberleri endişeyle takip ediyorum. Türkiye’deki güncel haberleri televizyon ve akrabalarımız aracılığıyla takip ediyorum ve üzülüyorum. Hepimiz, bu sancılı dönemin düzelmesini ve değişmesini bekliyoruz.
Yaşamaya dair önerim: Pes etmeyin ve hayata tutunmak için sevdiğiniz şeyleri yapın. Dışarı çıkın, yürüyüş yapın, arkadaşlarınızla sohbet edin, hobi edinin, sanatla uğraşın, şarkı söyleyin, yazın, çizin, dans edin… Kendi çapınızda dünyayı daha güzel bir yer yapmak için uğraşın. Doğayı ve sanatı seven insanlar daha kolay empati kurar, duyarlı ve hoşgörülü olurlar.
Dinleyicilerime ve bana destek veren herkese çok teşekkür ediyorum. Saygımla ve sevgimle… yeni projelerde, kayıt ve konserlerde buluşmak dileğiyle.
ve Daha Fazlası
Müzik Ekspres Alternatif Ruhun Gıdası

