EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Özge Esin

Özge Esin

Ve yeni bir ay ile buluşmamıza geri sayım başlarken, müzik dünyasındaki hareketlilik de söyleşilerimiz de hız kesmeden devam ediyor. Birbirinden değerli isimlerle yeniden bir araya gelmenin heyecanını yaşarken, ne yazık ki kara bir haftayı da geride bırakıyoruz ve geçtiğimiz günlerde yaşadığımız üzücü saldırıların son bulmasını diliyor ve ülkemize bir kere daha başsağlığı diliyoruz.

Bu haftaki konuğum sevgili Özge Esin. Sitemizin takipçileri hatırlayacaktır; daha önce “Sabret” ve “Sen” adlı şarkılarını kaleme almış, hissettirdiklerini sizlerle paylaşmıştım. Kısa süre önce bu yolculuğa bir de sürpriz düet eklendi. Mavi Gri grubundan Akif Alkan’ın söz ve müziğini üstlendiği “Tozpembe”yi birlikte seslendirdiler. Ortaya çıkan iş, yine göz ardı edilemeyecek bir renge sahip. Ben de sizler gibi büyük bir keyifle dinledim ve bu güçlü sesin izini sürerek kendisini daha yakından tanımak istedim.

Esin; küçük yaşlarda başlayan müzik yolculuğunu eğitimle pekiştiren, öğrenmekten ve deneyimlemekten vazgeçmeyen bir müzisyen. Söz yazıyor, besteliyor ve aranjörlük de yapıyor. Üretim sürecinde müziğin bağımsız ruhuna inanıyor; bu doğrultuda kendi gibi müzisyenleri desteklemek adına attığı adımları bir yapım şirketine dönüştürmüş durumda. Çalışmaları boyunca farklı müzisyenlerle yolları kesişirken, çeşitli enstrümanları ve renkleri sesiyle ustalıkla harmanlıyor.

Önümüzdeki günlerde onunla daha sık karşılaşacağımıza inanıyorum. Bu yolculukta aceleci davranmaması, popüler ya da polemik alanlardan beslenmek yerine kendi çizgisinde ilerlemesi ayrıca samimi ve takdire değer olan müzisyen müziğini yapıyor ve tüm hassasiyetiyle üretmeye devam ediyor. Biz de bu yolculuğun bir parçası olmaktan, sizlerle buluşturmaktan mutluluk duyuyoruz  ve güçlü sesi ile kalplerimize dokunacağı şarkılarla dolu yıllar diliyoruz. Şimdi gelin  kendisini daha yakından tanıyalım ve tüm bunları yaparken arşivindeki şarkılarına birlikte bir kere daha dokunalım.

Kadri Karahan / Editörün Notu

 

 

İnstagram

Youtube

 

 

Müziğe küçük yaşlarda başladınız ve ilk bağlama ile tanıştınız. Devamında bir koro deneyiminiz oldu ve daha sonra İ.Ü. Devlet Konservatuarı saksafon bölümüne kabul edildiniz. Bu durumda o yıllar müziğin farklı sentezlerinde yer almışsınız ve bu sizi nasıl dengelemiş. Eğitim süreciniz nasıl yıllardı, bugünkü yolculuğunuzu nasıl şekillendirdi peki?

Aslında müzikle bağım evin içinde başladı diyebilirim. Ablamın klavye eğitimi almasıyla birlikte çok küçük yaşlarda enstrümanla ve özellikle dijital seslerle tanıştım. O dönem beni en çok etkileyen şey, bu sound’ların dünyasıydı. Küçük yaşta kulağımın bu tarafa açılması, bugün yaptığım müziğin temelini oluşturdu.

Bağlamayla başlayan eğitim sürecim ve ardından konservatuvarla birlikte daha sistemli bir hale geldi. Ama en belirleyici şey, tek bir türle sınırlı kalmamamdı. Cazdan Türk Sanat Müziği’ne, arabeskten güncel türlere kadar çok farklı alanlarda çalışmak, özellikle vokal anlamda bana büyük bir esneklik kazandırdı

Bugün aranje tarafında daha çok pop, rock ve indie türlerinde üretim yapıyorum ve öğrencilerimle de bu çizgide çalışıyoruz. Ancak vokal tarafında çok daha geniş bir alanda kendimi ifade edebiliyorum. Bu çok yönlü bakış açısı, vokal koçluğu yaparken de en büyük avantajım haline geldi. Örneğin bir öğrencimle Türk sanat müziği çalışırken, bir diğeriyle tamamen farklı bir yerde rock vokallerine odaklanabiliyoruz.

Kendi üretim tarafımda ise biraz daha farklı bir dünyam var. Kendim için ürettiğim işlerde arabesk duygusuna daha yakın bir yerde duruyorum. Ama bunun yanında, çok fazla görünür olmayan bir elektronik tarafım da var; deep house ve techno gibi türlere olan ilgim ve üretimlerim, müziğe bakışımı farklı bir boyutta besliyor. Yani müzik benim için tek bir tarzdan ibaret değil; farklı duyguların ve dünyaların bir araya geldiği, sürekli dönüşen bir ifade alanı.

 

 

ve halen devam mı eğitime ki biyografinizde müzik öğretmenliğine Marmara Üniversitesi’nde devam ettiğiniz ve bir yandan da İngiltere’de akademik çalışmalarınızın olduğunu öğrendik. Müzikte öğrenmenin bir sonu yok değil mi, tam olarak neler hedefliyorsunuz; yıllar yıllar sonra kendinizi nasıl ve nerede görmek istiyorsunuz. ve günümüz müzik piyasasına, gelişen teknolojiye bu sürecin eğitim yanından nasıl bakılıyor?

Eğitim benim için hiçbir zaman tamamlanan bir süreç olmadı. Müzik eğitimiyle başlayan akademik yolculuğum, bugün farklı alanlarda kendimi geliştirdiğim daha geniş bir yapıya dönüştü. Şu anda yurt dışında işletme yönetimi okuyorum ve bu alan benim için oldukça önemli; çünkü kendi müziğimi üretmenin yanı sıra, onu doğru bir şekilde yönetebilmek de sanatçılığın bir parçası haline geldi.

Zamanla işin boyutu benim için biraz daha değişti. Müzik artık sadece akademik bir alan değil, doğrudan içinde olduğum ve yönettiğim bir gerçekliğe dönüştü. Yani öğrendiğim şeyleri sahada birebir deneyimlediğim bir süreçteyim.

Kendimi uzun vadede tek bir rolün içinde değil, kendi müzikal dünyasını kurmuş bir sanatçı olarak görüyorum. Hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda üretim yapabilmek ve kendi soundumu net bir şekilde ortaya koyabilmek en büyük hedeflerimden biri.

Günümüz müzik piyasası ve teknoloji ise büyük bir fırsat alanı ama aynı zamanda ciddi bir rekabet içeriyor. Bu yüzden sadece üretmek değil, o üretimi doğru şekilde konumlandırmak da çok önemli. Ben de bu dengeyi kurmaya çalışan bir yerdeyim.

 

 

Söz yazmaya ve müzik yapmaya nasıl başladınız; o ilk ilham nasıl oluştu ve bu süreçte aranjör kimliği de edindiniz. Bir eser üretmek ve hayata geçirmek peki adınıza nasıl bir heyecan. Burada size en çok ne yön gösterdi, kimleri dinlediniz mesela, kimler örnek oldu. Kendinizi her şey için hazır hissettiğinizde nasıl bir süreç vardı müzik piyasasında ve ne kadar hazırdınız?

Aranjörlüğe yönelmem aslında çok küçük yaşlarda fark ettiğim bir alışkanlıktan geliyor. Şarkı dinlerken hiçbir zaman sadece sözlere odaklanmadım; aksine, aranjeyi ezberlediğimi fark ettim. Davulların nerede girdiği, gitarın hangi anda devreye girdiği, soundun nasıl katmanlandığı… Bunlar benim için her zaman daha belirleyiciydi.

Zamanla şunu anladım: Ben müziği sadece dinleyen değil, onu çözümleyen ve yeniden kurmak isteyen bir yerden algılıyorum. Bu da beni doğal olarak üretmeye itti. Dijital dünyada özellikle remix’lerle tanışmam, bu ilgiyi daha da derinleştirdi ve aranjörlüğe girişim bu şekilde şekillendi.

Söz yazma tarafı ise çok daha kişisel bir yerden geliyor. Kendimi bildim bileli yazan biriyim; babamla birlikte şiirler, hikâyeler yazdığım, günlük tuttuğum bir dönemim oldu. Ama asıl olarak, kendimi sözlü olarak her zaman rahat ifade edememem, beni yazmaya ve bestelemeye itti. Müzik, kendimi anlatabildiğim en net alan haline geldi.

İlhamım genelde içimde çözmeye çalıştığım duygulardan geliyor. Çoğu zaman kendimi piyanonun başında buluyorum; çünkü benim için beste yapmak, bir şeyi anlatmanın ve anlamlandırmanın en doğal yolu.

Aslında ben her zaman müzik piyasasının içindeydim. Hem insanları tanıyor, hem de işin nasıl yürüdüğünü gözlemliyordum. Kendi sanat atölyemde sahneye sanatçı yetiştiriyor olmam da, işin sadece görünen tarafını değil, arka planını da çok net görmemi sağladı. Bu yüzden müzik benim için hiçbir zaman sadece romantik bir üretim alanı olmadı; aynı zamanda bir yapı ve sistem olarak da hep farkında olduğum bir dünyaydı.

Bu süreçte birlikte çalıştığım profesyonel vokal koçu Onur Turgut’la tanışmam da müziğe bakış açımı ciddi anlamda değiştirdi. Hem vokal hem de üretim tarafında birçok şeyi birlikte yürütüyoruz ve bu ortaklık, müziğe daha bütüncül bakmamı sağladı.

Kendimi hazır hissetmek konusuna gelirsek… Aslında hiçbir zaman “hazırım” dediğim bir an olmadı. Ama müzik benim için zaten bir ifade biçimi olduğu için, üretmenin kendisi o hazırlığı getirdi. Hatta çoğu zaman insanlarla konuşmaktan çok, kendi kendime şarkı söyleyerek kendimi ifade ettiğimi söyleyebilirim.

 

 

Takvimler 2023’ü gösterdiğinizde ilk single çalışmanız “Dönmezsen” yerini aldı. Bu arada hem kendiniz hem de destekleyeceğiniz müzisyenler için bir yapım şirketi de yarattınız ve bağımsız olarak yayınlamaya başladınız o günden bugüne eserlerinizi. Bir ilk şarkı olarak bu çalışma sizi ne kadar gösterdi müzik dünyasına, ilk neler gözlemlediniz, nasıl bir buluşma oldu adınıza ve bugün baktığınızda nerede?

 Aslında “Dönmezsen” ile hedeflediğimiz şey müzik dünyasında görünür olmak değildi. O şarkı bizim için bir başlangıçtan çok bir imza niteliği taşıyordu. Onur Turgut’la birlikte tamamen içimize dönüp, dışarıdan bir beklentiye değil, kendi özümüze odaklanarak nasıl bir müzik çıkardığımızı görmek istedik. Piyasanın ne istediğini düşünmeden, tamamen hissettiğimiz duyguyu anlatmaya odaklandığımız bir çalışma oldu.

Vokal tarafında yine duyguyu merkezde tuttuğumuz, aynı zamanda çok değerli müzisyenlerle bir araya geldiğimiz bir parçaydı. Örneğin gitar kayıtlarında İlter Kurcala ile çalıştık ve bu dokunuş, şarkıyı bambaşka bir yere taşıdı.

Aslında “Dönmezsen” biraz da kendimiz için yaptığımız bir şarkıydı. Açıp dinlemek istediğimiz, bizim dünyamızı yansıtan bir işti. Ama buna rağmen —ya da belki tam da bu yüzden— beklediğimizin üzerinde bir dinlenme ve izlenme aldı ve bize yeni kapılar açtı.

Bu şarkının benim için bir diğer önemli tarafı da, sadece bir şarkıcı olarak değil, müzisyen kimliğimle de kendimi ortaya koyduğum bir iş olmasıydı. Sürecin her aşamasında yer almak, benim için çok değerliydi.

Aynı zamanda öğrencilerim için de bir örnek olmasını istedim. Çünkü bu çalışma gerçekten özümden çıkan, samimi bir üretimdi. Ve belki de en önemli şey, bir işin gerçekten kendine ait olduğunda karşılık bulduğunu görmekti.

 

 

Devamında “Sabret” ile belki de yeni bir süreç başladı ki o şarkıdan bugüne devamında daha sık aralıklarla karşılaştık sizinle. “Dönmezsen” için kalbimi dışa vurduğum bir çığlık demişsiniz, “Sabret”i ise o çığlığın ardından gelen sessizlik olarak tanımlamışsınız. Cenk Kandıralı, Selahattin Güzelel, Ramazan Sesler gibi önemli müzisyenler de bu şarkıda karşımıza çıkarken biraz da bu şarkının yolculuğunu dinleyelim mi?

 “Sabret” aslında benim için çok içsel bir yerden çıktı. Hayatımın bir döneminde kendimi ve duygularımı sorgularken, her şeyi içime ata ata kendime “sabret” dediğimi fark ettim. Bu bir telkin gibiydi. Sonrasında bunun sadece bana ait bir duygu olmadığını, paylaşabileceğim bir şey olduğunu düşündüm ve yine kendimi piyanonun başında buldum. Şarkı tamamen o an içimden geldiği haliyle ortaya çıktı.

“Dönmezsen” daha çok bir dışa vurumdu; “Sabret” ise onun ardından gelen içe dönüş gibi. Daha sakin ama daha derin bir yerde duruyor.

Bu şarkıyla ilgili özellikle kırmak istediğim bir algı da vardı. Dinleyen bazı müzisyen dostlarım, neden daha tizden söylemediğimi sordu. Türkiye’de hâlâ duyguyu anlatmanın yüksek sesle, bağırarak mümkün olduğu gibi bir yaklaşım var. Ben ise “Sabret”te tam tersini yapmak istedim. Şarkıyı en rahat olduğum tondan, zorlamadan, tamamen içimden geldiği gibi söyledim. Çünkü kendimi anlatmak için bağırmak zorunda olmadığımı fark ettim.

Belki de bu yüzden şarkı dinleyicide karşılık buldu. “Sabret”in 2 milyonu aşkın dinlenmeye ulaşması ve insanların sözlerine eşlik etmesi, bu yaklaşımın doğru bir yerde olduğunu bana gösterdi.

Aranje tarafında ise Cenk Kandıralı ile çalışmak baştan beri istediğim bir şeydi. Çünkü bu şarkının altyapısında beni gerçekten anlayacak birine ihtiyacım vardı. Nitekim şarkıyı dinlediği anda, benim kafamda ve kulağımda çalan dünyayı çok hızlı bir şekilde yakalayıp projeye döktü. O an doğru isimle çalıştığımı çok net hissettim.

“Sabret” benim için daha az bağıran ama daha çok hissettiren bir şarkı. Belki de en gerçek halim…

 

 

Ve artık bu yıldayız ve ilk olarak kapımızı “Sen” çalıyor. Şarkı özellikle vokal yeteneğinizi bizlere çok daha iyi anlatan bir hesaplaşma, sorgulama şarkısı olarak benim de favorilerim arasında yer alıyor. Burada da Onur Turgut, İlter Kurcala ve Kerem Kızılkaya eşlik ediyor. Şarkılarınız hayata geçerken bu duygu durumları da peki hep böyle karşımıza çıkacağının da mı işaretini veriyor. Özge mesela hep bu yoğunlukta mı mutlu, daha hareketli daha tempolu buluşmalara kapalı mı?

“Sen”in hikâyesi benim için gerçekten çok özel ve diğer şarkılardan biraz daha farklı bir yerde duruyor. Yine bir iç hesaplaşmanın ardından, kendimi piyanonun başında bulduğum bir anda doğdu.

Bir gün atölyede dostlarımla otururken elektrikler kesildi. Mum yaktık ve ortam bir anda bambaşka bir hale büründü. Atölyemizde 1963’ten kalma bir Blüthner piyano var, onun da çok ayrı bir ruhu var… O an “madem elektrik yok, size yeni bestemi çalayım” dedim ve mum ışığında o piyanonun başına geçip şarkıyı çaldım.

O anki etkiyi hâlâ unutamıyorum. Herkes çok etkilendi. Elektrikler gelir gelmez Onur hocam “bunu hemen kayda almalıyız” dedi ve direkt aranje masasının başına geçtik. Bu sefer özellikle altyapıyı daha sade tuttuk, çünkü “Sen”de asıl anlatmak istediğim şey vokaldi. Duygunun doğrudan, filtresiz bir şekilde geçmesini istedim.

“Sabret”te daha içe dönük ve sakin bir anlatım varken, “Sen”de daha açık, gerektiğinde yükselebilen bir ifade var. Bu anlamda benim için tam bir vokal şarkısı oldu. Ve sanırım en önemlisi, dinleyiciyle kurduğum bağın daha net oturduğu işlerden biri haline geldi.

Daha tempolu işler konusuna gelirsek… bu tamamen hissettiğimle ilgili. İçimden geçmeyen, bana ait olmayan hiçbir şeyi sadece yapılmış olmak için paylaşmak istemiyorum. Yapı olarak daha duygusal, daha derin bir yerden besleniyorum. Bu yüzden beni en hareketli görebileceğiniz yer belki “Tozpembe” gibi işler olabilir.

Ama onun dışında, sadece tempolu olsun diye yapılmış bir müziğin içinde olmayı kendime yakın bulmuyorum. Çünkü benim için müzik, önce benim inanmam gereken bir şey. Dinleyen kişi de zaten o samimiyeti hissediyor.

Aslında böyle düşünürken en yeni şarkı “Tozpembe” ile biraz yükseldik aslında ve bu şarkı bir de sürpriz yaptı ve sizi Akif Alkan ile buluşturdu. Elbette ki bu buluşma nasıl gerçekleşti, burada kimler size eşlik etti ve bu şarkının sizde yerini, duygusunu da öğrenelim istiyorum. Günümüz akımına çok uygun ve farklı geçişlerle zengin bir şarkı olarak karşımızda, size göre en çok kim dinlesin, dinlemeli?

“Tozpembe” benim için biraz daha farklı bir yerde duruyor. Önceki işlerimde daha içe dönük ve derin bir anlatım varken, bu şarkıyla birlikte duygunun daha dışa açılan bir halini denedik. Ama yine alt metninde bir kırılma ve sorgulama barındırıyor.

Akif Alkan’la tanışmamız da aslında çok doğal bir şekilde oldu. Onur Turgut sayesinde yollarımız kesişti; Akif onun öğrencisiydi ve zaten bir süredir dost olarak görüşüyorduk. Akif’in müziğini her zaman beğeniyordum. Aynı şekilde Mavi Gri’nin prodüktörü olan Engincan Onar’ın aranje dünyasını da yakından takip ediyordum ve bu sefer özellikle onunla çalışmayı çok istiyordum.

Engincan’ın altyapılarına bakarken “Tozpembe” ile karşılaştım. Sonrasında Akif’in bu şarkıya söz yazdığını gördüm ve sözleri gerçekten çok beğendim. Belki daha “piyasa”ya yakın bir şarkı gibi duruyor ama ben yine kendi kimliğimden uzaklaşmadan, o duyguyu kendi yerimden yorumladım.

Bu süreç bizim için çok keyifliydi. Herkesin birbirini anladığı, doğal akan bir üretim oldu.

“Kim dinlemeli?” kısmına gelirsek… Bu şarkı sadece pop dinleyicisine hitap eden bir iş değil aslında. Benim kendi dinleyicim de içinde bir şey bulabilir. Çünkü vokal tarafında yine duyguyu öne koyan, yer yer arabesk bir yoğunluk taşıyan bir yorum yaptım. Nitekim gelen yorumlar da hep o yöndeydi; “Özge Baba yine ağlattı” gibi tepkiler almak benim için çok kıymetliydi.

“Tozpembe” belki daha geniş bir kapı açtı ama o kapıdan giren duygunun yine bana ait olması benim için en önemli şeydi.

 

 

Bu yeni şarkılarla bir bir buluşurken bir yandan da bazı şarkılarınızı akustik olarak kanalınız için de yorumluyorsunuz ama dikkat ediyorum cover yapmaktan kaçınıyorsunuz sanki. Bunu bir tür bu duruşa kapalılık olarak mı kabul edelim yoksa sürprizler olabilir mi? Mesela bir gün şu isimle çalışmak isterdim dediğiniz biri ya da şu şarkıyı söylemek istiyorum dediğiniz bir çalışma olsa kim- kimler ya da ne-neler olurdu?

Cover’a tamamen kapalı değilim ama bir sanatçının kariyerinde öncelikle kendi şarkılarıyla var olması gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden şu an odağım tamamen kendi bestelerim. Açıkçası “cover şarkıcısı” olarak anılmak istemiyorum.

Kendimi kendi üretimlerimle yeterince ortaya koyduktan sonra, doğru hissettiğim bir noktada cover da yapabilirim. Ama şu an için kendi şarkılarım hem vokal anlatım açısından hem de duygusal olarak beni çok daha iyi yansıtıyor. Dinleyiciyle kurduğum bağın da bu yüzden daha güçlü olduğunu düşünüyorum.

Ben müziği bir iletişim biçimi olarak görüyorum. İnsanların hisleriyle kurulan bir iletişim… Ve bu iletişimi en doğru şekilde, kendim olarak kurmayı tercih ediyorum. Çünkü benim için önemli olan sadece popülerlik değil; kendini doğru ifade edebilmek ve müzikte gerçekten var olabilmek.

Birlikte çalışmak istediğim isimler konusunda da benzer bir yaklaşımım var. Daha çok vokal anlatımı güçlü, duyguyu derin hissettiren sanatçılarla bir araya gelmek isterim. Örneğin Fatih Erkoç, Yasmin Levy, Birsen Tezer, Kibariye, Buika ve Mariza gibi isimlerle bir gün yollarımız kesişirse, bu benim için çok değerli bir deneyim olurdu.

 

 

ve devamında neler olacak kısmına dokunalım, yılın ilk yarısına doğru yol alıyoruz, sizi ve bizi neler bekleyecek. Bu arada sahne deneyiminiz oldu mu, olacak mı biraz da dinleyicilerinize bu bilgileri verelim ve en sonra kendinize, bizlere neler söylemek isterdiniz son kez diye söyleşimizi şimdilik noktalaylım. Yeniden görüşmeyi diliyorum.

Önümüzdeki süreçte üretmeye devam edeceğim. Yeni şarkılar üzerinde çalışıyorum ve bunu yaparken çizgimi bozmadan, ama daha esnek bir yerden ilerlemeyi önemsiyorum. Sesimin rengine uygun, farklı duygulara temas eden bir repertuvarla dinleyicimi genişletmek ve herkesin kendinden bir parça bulabileceği bir setlist oluşturmak istiyorum.

Sahne tarafı ise benim için çok özel bir yerde duruyor. Sahneye çıkmak istiyorum ama bunu doğru zamanda yapmak istiyorum. Şarkılarımı dinleyicilerimle buluşturduktan, kendi kitlemi daha net oluşturduktan sonra; herkesin hep bir ağızdan şarkılarıma eşlik ettiği bir konser vermek benim için çok daha anlamlı. O bağı gerçekten kurduğumu hissettiğim an sahnede olmak istiyorum.

Benim için müzik sadece dinlenen bir şey değil, aynı zamanda paylaşılan bir alan. O yüzden dinleyiciyle o bağı kurmak ve büyütmek en önemli hedeflerimden biri.

Son olarak; müziğimin sadece Türkiye’de değil, dünyada da dinlenmesini istiyorum. Türk müziğinin aslında dünyada çok güçlü bir etnik yere sahip olabileceğine inanıyorum. Ezgilerimizin sadece “arabesk” olarak genellenmeden, makamsal yapısıyla, duygusal derinliğiyle dünya dinleyicisine hitap edebileceğini göstermek istiyorum.

Bugün biz nasıl farklı ülkelerin folk müziklerini, yerel tınılarını dinleyebiliyorsak; ben de Türkçe müziğin dünya çapında belli kitlelere ulaşabileceğine inanıyorum. Bunun için çalışmaya devam edeceğim. Umarım bunu layıkıyla gerçekleştirebilirim.

Daha anlatacak çok şey var… ve ben anlatmaya devam edeceğim.

Ve yeni bir ay ile buluşmamıza geri sayım başlarken, müzik dünyasındaki hareketlilik de söyleşilerimiz de hız kesmeden devam ediyor. Birbirinden değerli isimlerle yeniden bir araya gelmenin heyecanını yaşarken, ne yazık ki kara bir haftayı da geride bırakıyoruz ve geçtiğimiz günlerde yaşadığımız üzücü saldırıların son bulmasını diliyor ve ülkemize bir kere daha başsağlığı diliyoruz. Bu haftaki konuğum sevgili Özge Esin. Sitemizin takipçileri hatırlayacaktır; daha önce “Sabret” ve “Sen” adlı şarkılarını kaleme almış, hissettirdiklerini sizlerle paylaşmıştım. Kısa süre önce bu yolculuğa bir de sürpriz düet eklendi. Mavi Gri grubundan Akif Alkan’ın söz ve müziğini üstlendiği “Tozpembe”yi birlikte seslendirdiler. Ortaya çıkan iş, yine…

Genel Bakış

0

Kullanıcı Oylaması: 4.75 ( 1 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*