EDİTÖRDEN
Anasayfa / SÖYLEŞİLER / Banu Kanıbelli

Banu Kanıbelli

“Müzikten vazgeçmeyeceğimi çok iyi biliyorum. Rotam bu. Gemi hangi limanlara uğrayacak, onu suyun akışına bırakıyorum” demiştiniz ilk Müzik Ekspres söyleşimizde ve ne güzel ki öyle de oldu. Yeni albümünüz “Yer Gök” kapımızı çaldı.
Albüm öyle bir yere ve göğe sürüklüyor ki bence hepimizin çok sevdiği, özlediği bir yolculuk oldu / olacak bu. Albümü elimize alıyoruz ve bir minik adam karşılıyor bizi, hadi tam da bu hikayeden başlayalım.

O minik adam 1995’de 5 yaşında olan oğlum, Ali Kanıbelli. Şimdiki Ali’yi siz hayal edin. Yine bir Ağustos günü, Saroz’da yaptığımız küçük bir hafta sonu tatili sırasında çekmiştim. O anı da gayet iyi hatırlıyorum. Bir albümün kapağında yer alacağını hiç bilemezdim tabii. Albümün ismine nasıl bir görsel yakışır diye düşünürken, fikir yine Ali’den geldi. İyi ki de öyle oldu. Baktıkça içim açılıyor.

“Hayatta olmaya karşılık teşekkür” bu diye bir not var albüm için, öğreniyoruz ki devamında sizi özel kılanlara bir ithaf.
Ve “Haziran Sokakları” ile başlıyor albüm. Yavaş yavaş yazın son günleri, tam da böyle bir hüznün içinde ilk şarkı bizi öyle bir yerlere götürerek başlıyor ama burası bir köy de olabilir, bir sahil kasabası da; ama öylesi güzel bir koku var ve önemli olan bu. Gittikçe daha çok mu özlüyoruz o eskileri, eski günleri de yazılıyor, söyleniyor üstüne çok şey?

Sanıyorum biraz öyle oluyor. Belki doğal olarak hem hayat yaşımız ilerleyip geçmişte kalanlar değer kazandıkça, bir parça da içinde bulunduğumuz zor zamanlarda kaçacak, nefes alacak bir köşe aradığımızda… Albümün ilk şarkısı “Haziran Sokakları”nda kişisel geçmişimdeki Haziran’lardan kesitler var. İlk gençlik, ilk annelik, olgun yaşlar… Albümün son şarkısı da bir başka “Haziran Sokağı”. O ise daha farklı bir Haziran. Bugünün Haziran’ı. Artık kişisel olmayan. Daha toplumsal ve kayıpların hüznünü taşıyan. Ancak geleceğe umutla bakmaya kararlı.

 

 

“Evimden dışarı olmak aşık, o bahçenin ortasında rüzgara yüzümü dönüp seninle birlikte yeniden doğmaktır” diyor sözlerinde “Ve Teslim”.
Şarkılarınızı kendiniz yazıyorsunuz, besteliyorsunuz. Genellikle nasıl bir ruh halinde doğuyor bu şarkılar; öyle hissettiriyor ki koşsun istemiyorsunuz şarkılar bir yere, sadece doğru kişiyi yakalasın istiyor sanki ve onda çok şey olsun, doğru mu düşünüyorum? Bu şarkılar en çok kim için ya da kimi bulsun ve onda kocaman bir anlam bulsun?

Şarkıların bir yere koşmasını istemediğim çok doğru. Yürüsün kendi doğal hızında ve dokunsun birilerine. Ama kime? Aşkı konu alan şiirlerin, şarkıların artık o duyguyu kendi içinde taşımanın, kendinde kalmanın mümkün olamadığı zamanlarda yazıldığını düşünürüm. Benim için çoğu kez de öyle olmuştur. Ancak bu albümde başka bir şey daha oldu. Yaşadıklarım, yaşadıklarımız üzerine düşündüm çokça. Nedeni de yakın geçmişte felsefe yüksek lisansında müzik üzerine yazdığım tezim. Bu albümde birkaç şarkıda ortak olarak kullandığım ‘ev, yıkılan duvarlar, çocukluğun bahçesi, oyun, çıplaklık, masumiyet’ – hepsi üzerinde durduğum konularla ilgili yavaş yavaş gelişen mecazi kavramlar oldu. Yani ‘Ve Teslim’ gitsin tüm aşıkları bulsun. Onda kocaman bir anlam bulsun. Onun olsun. Ki zaten onun.

 

 

Bir önceki albümde de yol arkadaşınızdı, bu albümde de bir şarkınıza destek verdi. Baki Duyarlar, “Bir de Baktım Yoksun”a düzenleme getirdi. Albümde en dikkat çekici şarkılardan biri de bu zira babanızın mızıkayla yaptığı bir beste. Bu şarkının albümdeki kısa hikayesi böyle, ya uzun hikayesi, süreci?

Bu şarkı da tüm kızlar ve babalarını bulsun. Hikayesi şöyle: Babam bu parçayı 2014’teki vefatından çok kısa bir süre önce mızıkasıyla yapmıştı. Yanındaydık. Hepimiz o anda çok sevmiştik ve yeni albümün içinde yer alacağını hayal etmiştik. Kendisinin piyano ve mızıkasıyla yaptığı sayısız bestesi vardı ama bu sonuncusu ruhunun tüm inceliklerini yansıtıyordu. Babamın, 2013’te ‘Bu Rüzgar’ albümü düzenlemeleri aşamasında Baki Duyarlar’a duyduğu takdir ve sevgiyi kendisiyle paylaşma fırsatı olmuştu. Albümde  mızıkasına ses veren Tunçay Korkmaz’ı ise yıllardır takip ederdi. İşte o çok sevdiği insanlar, onun müziğini düzenlediler, seslendirdiler. Cansun Küçüktürk gitarla, Kağan Yıldız kontrabasıyla, Baki Duyarlar’ın piyanosuna ve Tunçay Korkmaz’ın mızıkasına eşlik etti. Parçanın ismini ise babamın aramızdan ayrılmasının ardından Yekta Kopan, aynı isimli öykü kitabından yola çıkarak hediye etti. Parçanın sözleri yok, en yalın düzenleme ona ait. Buna rağmen albümün en sevilen parçalarından biri.

Babam, benim müzik yapıyor olmama, ortaya çıkanlara sanki kendi yapıyormuş gibi sevinir, gururlanırdı… Şimdi bir şarkıyla bile olsa, başkalarının kalbine dokunan kendisi. Bedenen olmasa da, ruhunun tüm incelikleriyle bu şarkıda yaşamaya devam ettiğine inanıyorum. Belki de bulunduğu yerde güzel müziği ve insanlarda uyandırdığı titreşimleri o da duyuyordur ve tatlı tatlı gülümsüyordur

Bir süredir sahnelerde, projelerde yol arkadaşlığı yaptığınız iki (bizce de şahane) isim var ki Başak Yavuz ve Selen Gülün. Ve kendileri bu albümde de mutfakta, düzenlemelerde (iyi ki) karşımıza çıkıyorlar, beraberinde enstrümanları ile, sesleri ile renk katıyorlar. Nasıl bir dostluk paylaştığınız ve nasıl gelişti bu albümde buluşmanız?

Hepimizin ortak tutkusu olan müzikle bir araya gelmişiz. Zaten bizi bir araya getiren birbirine yakın değerlerimiz olmuş. Ve birlikte bir şeyler üretiyoruz, heyecanını paylaşıyoruz. Böyle başlamış ve devam eden dostlukların benim için değeri sözlere sığmaz. Başak ve Selen’i de böylesine sever ve özlerim.

Başak’la “Bi’ Şarkım Var!” projesi içinde tanışmıştık. Selen’le ise “Lobna’nın Şarkısı”nda Şevket Akıncı’nı bir telefonu ile o şarkı için bir araya gelen onca güzel müzisyen ile aynı zamanda tanıştık. Her ikisini de öncesinde takip eder, müziklerini sever, ilham alırdım. Onlara şarkılarımla gittim üç yıl önce ve bu şarkıları düzenlemek ister misiniz diye sordum. Evet, dediler. Ve biz başladık çalışmaya

Beraberinde albümün müzisyen kadrosu da bir hayli kalabalık. Şarkıların bizlere ulaşmadan önceki adresi bu isimler, orada nasıl bir heyecan oluyor. O ilk düzenlemesinden kayıtlara.  Sanırım en güzel zamanlardan biri de orada yaşanıyor. O ilk buluşmalar nasıl, ve daha sonra ilk albümle buluşması dinleyicilerinizin de, sizin için nasıl bir heyecan, renk?

Şarkının ilk ortaya çıktığı an anne rahmine düştüğü an, sonraki düzenlemeler aşaması bebeğin anne karnındaki ilk kalp atışını, ya da tekmelemesini duyduğun ve heyecanlandığın zamanlar olsun. Bu süre zarfında artan bir mutluluk durumu var Stüdyoya kapanıp işin içindeki herkesle birlikte şarkıları seslendirmeyi, canlandırmayı ise şarkıların doğumlarına tanıklık etmek gibi yaşıyorum ben. Gerçekten de benim için en mutlu, en coşkulu zamanlar işte bu zamanlar oluyor. Bu kayıtları tek başına yapsaydım aynı hazzı almayacağımdan eminim. Sonrasında yine şarkı bir insanın büyümesi gibi hayat içinde kendi yolunu bulmaya devam ediyor.

 

Siz sanatı, sanatla iç içeliği seviyorsunuz biliyorum ve sosyal medya hesaplarınızdan da takip ediyorum. Bir diğer tutkunuz da edebiyat… şiir… Bir önceki albümde k.İskender ve Yalvaç Ural şiirleri vardı, bu albümde de bir Fazıl Hüsnü Dağlarca şiiri “En Çıplak” ve bir Bejan Matur şiiri “Ağaçların Hayatı”nı bestelediniz. Dağlarca üstelik aramızdan ayrılmadan önce bu bestenizi dinlemiş, nasıl gerçekleşti bu buluşma, nasıl bir anı bıraktı sizde?

Rahmetli ve çok değerli Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı 2000-2006 yılları arasında çok kez ziyaret ettim. İlk kapısını çaldığımda bestelediğim birkaç şiirini gitarımla kendisine dinletmeye gitmiştim. Sanırım duydukları hoşuna gitti. Sonra bana kendisi, çok yeni yazdığı (daha doğrusu yardımcısına yazdırdığı) şiirlerini bestelemem için verir oldu. Böylece, şiir-şarkı alışverişi yaptık defalarca. Ne kadar özel anlar, ne değerli bir tanışma, gün geçtikçe anlamı büyüyor benim için. Ve elimdeki diğerleriyle de, sadece ‘Dağlarca’ şiirlerinden oluşan bir çalışma yapmaya doğru itiyor bir taraftan.

 

 

Konuşursun, aslında susarsın, girilmez sokaklarda dolaşırsın, aslında oturmuşsun dalmışsın, bir şarkı bunu yapar”
“Bir Şarkı Bunu Yapar” diyorsunuz. İyi ki şarkılar var ve onlara sarılıyoruz. Bu şarkılar peki önümüzdeki günlerde nerelerde karşımıza çıkacak. Albümün konserleri olacak kuşkusuz, şu an için belli olan bir takvim var mı?
Bu arada konserler demişken, konserler hayatınızda nasıl bir yerde, nasıl bir atmosfer sahne sizin için?

Bu günlerde takvim üzerine çalışıyoruz ama diyebilirim ki Kasım’da başlayacak konserlerimiz. Bilirsiniz, ben çok sık konser veremedim bugüne kadar. Bir diğer tarafımın eğitimci olması nedeniyle başka takvimler, ihtiyaçlarla da çevriliyim. Yaptığım kadarını da çok sevdim. İnsanın insanla buluşması, genel olarak sanatın, benim durumumda müziğin, hatta şarkıların buna aracılık ettiği zamanlar, hele bir de samimiyetle yaşanıyorsa çok güzel. Artık daha serbest bir program içindeyim. Bu sene daha fazla konser vermeyi diliyorum. Umarım hem kendi adıma bu niyetimi gerçekleştirebilirim, hem de Türkiye’nin gerçekleri buna izin verir.

 

Ve bu albümde aşk için diyorsunuz ki varsa vardır, duramaz, durdurulamaz, bahar daldadır.
Belki de finali aşkla yapmalı. Hani şu yaşadığımız karmakarışık dönemde belki de en çok tutunmamız gereken şeyle. Aileniz, eşiniz dostunuz ve daha bir çok şey, müzikler, şehirler, yolculuklar, biraz aşklarınızdan bahsedelim isterseniz, onlarla olan buluşmalarınızdan. Özetle nasıl bir aşıksınız?

Zor soru değil mi? Ama sizin sorularınızı bu yüzden seviyorum, her biri cevaplayanın kendisine yeni cevaplar oluyor. Çok teşekkür ederim tüm sorularınız ve tamamen sizin zarif kişiliğinizden kaynaklanan duyarlılık, özen ve samimi ilgi için. Sorunuza yanıt olarak ise, özetle inanırım. Aşka inanırım. Bu yüzden gereğinde anlarım, dalda tomurcuk zamanıysa duyumsarım, içindeyken sarılırım. Yokluğunda da belki aşktan ilhamla yaptığım her ne ise ona sarılırım.

 

 

Banu Kanıbelli – Yer Gök
Ada Müzik
Söyleşi Fotoğrafları: Ali Kanıbelli

 

 

"Müzikten vazgeçmeyeceğimi çok iyi biliyorum. Rotam bu. Gemi hangi limanlara uğrayacak, onu suyun akışına bırakıyorum” demiştiniz ilk Müzik Ekspres söyleşimizde ve ne güzel ki öyle de oldu. Yeni albümünüz “Yer Gök” kapımızı çaldı. Albüm öyle bir yere ve göğe sürüklüyor ki bence hepimizin çok sevdiği, özlediği bir yolculuk oldu / olacak bu. Albümü elimize alıyoruz ve bir minik adam karşılıyor bizi, hadi tam da bu hikayeden başlayalım. O minik adam 1995’de 5 yaşında olan oğlum, Ali Kanıbelli. Şimdiki Ali’yi siz hayal edin. Yine bir Ağustos günü, Saroz’da yaptığımız küçük bir hafta sonu tatili sırasında çekmiştim. O anı da gayet iyi…

Genel Bakış

Kullanıcı Oylaması: 3.4 ( 19 oy)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

Threesome